Bir Çocuğun Gölgesinde: Evliliğe Giden Yolda Kırık Hayaller
“Benim evimde başka bir kadının çocuğu mu yaşayacak, Damla? Sen buna nasıl razı oluyorsun?” Annemin sesi hâlâ kulaklarımda çınlıyor. O an, mutfakta ellerim titrerken, gözlerimden yaşlar süzülüyordu. Annemle tartışmamızın ardından, içimdeki fırtına bir türlü dinmedi. Oysa ben sadece sevmek istemiştim; hem kendimi hem de hayatıma giren adamı…
Her şey üç yıl önce başladı. Üniversiteden yeni mezun olmuştum, İstanbul’un kalabalığında iş ararken, hayatımın aşkı sandığım Baran’la tanıştım. Baran, benden üç yaş büyük, yakışıklı, olgun ve ne istediğini bilen bir adamdı. İlk başta bana geçmişinden bahsetmedi. Birkaç ay sonra, bir akşamüstü Moda’da yürürken, bana bir sırrı olduğunu söyledi. “Damla,” dedi, “Ben daha önce evlendim ve sekiz yaşında bir oğlum var.”
O an kalbim sıkıştı. Ne diyeceğimi bilemedim. Ama Baran’ın gözlerindeki çaresizliği görünce, ona sarıldım. “Geçmişin geçmişte kaldı,” dedim. “Önemli olan şimdi ve bundan sonrası.” O gece eve dönerken, anneme anlatmaya cesaret edemedim. İçimde bir huzursuzluk vardı ama aşk her şeyi çözer sanıyordum.
Aylar geçti, Baran’la ilişkimiz derinleşti. Oğlu Emir’i bana tanıttı. Küçük, utangaç bir çocuktu. İlk başta bana mesafeli davrandı. Ben de ona yaklaşmak için çabaladım. Birlikte parkta yürüyüşler yaptık, dondurma yedik, çizgi film izledik. Ama ne zaman annesiyle ilgili bir konu açılsa, Emir’in gözleri doluyordu. Baran’ın eski eşi Sibel, oğlunu sık sık Baran’a bırakıyordu. Bazen haftasonları, bazen de hafta içi akşamları Emir bizde kalıyordu.
İşte tam bu noktada ailem devreye girdi. Annem bir gün bana, “Kızım, sen daha gençsin, kendi çocuğunu doğuracaksın. Başkasının çocuğuna annelik mi yapacaksın?” dedi. Babam ise sessizdi ama bakışlarıyla onaylamadığını belli ediyordu. Arkadaşlarım bile arkamdan konuşuyordu: “Damla, kendine yazık ediyorsun.”
Baran’la evlenmeye karar verdiğimizde, her şey daha da karmaşıklaştı. Sibel, bir iş seyahati nedeniyle yurt dışına gitmek zorunda kaldı ve Emir’in birkaç ay bizimle kalmasını istedi. Baran hemen kabul etti. Ben ise donup kaldım. Kendi evimde, kendi hayatımda, başka bir kadının çocuğu…
O gece Baran’la tartıştık. “Ben Emir’in babasıyım, ona sırtımı dönemem,” dedi. “Ama ben de senin yanındayım.”
“Baran,” dedim, “Ben Emir’e kötü davranmam, onu seviyorum da… Ama sürekli bizimle yaşarsa, ben ne olacağım? Bizim hayatımız ne olacak? Kendi çocuğumuz olursa, Emir’in gölgesinde mi büyüyecek?”
Baran’ın gözleri doldu. “Sen beni anlamıyorsun Damla. Ben oğlumu terk edemem.”
O gece sabaha kadar uyuyamadım. İçimde bir suçluluk duygusu… Hem Emir’e acıyordum hem de kendi hayallerime. Annemin sesi tekrar kulaklarımda: “Başkasının yükünü taşıma.” Ama Baran’sız da yapamıyordum.
Bir sabah Emir mutfağa geldi. “Damla abla, annem ne zaman dönecek?” diye sordu. Gözleri kocaman ve endişeliydi. Ona sarıldım. “Bilmiyorum Emirciğim, ama burada güvendesin.” O an anladım ki, bu çocuk da benim kadar çaresizdi.
Günler geçtikçe evdeki huzur azaldı. Baran işten yorgun geliyordu, ben ise Emir’in ödevleriyle ilgileniyor, yemek yapıyor, evi toparlıyordum. Kendi hayatım yok olmuştu sanki. Bir akşam annem aradı: “Kızım, bu iş böyle gitmez. Ya kendi yolunu seçersin ya da başkasının hayatını yaşarsın.”
Baran’la tekrar konuştum. “Baran, ben seni çok seviyorum ama bu yükü taşıyamıyorum. Kendi ailemi kurmak istiyorum ama sürekli başka bir ailenin gölgesindeyim.”
Baran sessizce başını eğdi. “Biliyorum Damla, ama Emir benim oğlum. Onu bırakmam mümkün değil.”
Bir hafta boyunca konuşmadık. Evde soğuk bir hava vardı. Emir bile bunu hissetmişti; sessizleşti, içine kapandı.
Bir akşam Emir odama geldi. “Damla abla, sen gidecek misin?” dedi titrek bir sesle.
Gözlerim doldu. “Hayır Emirciğim, hiçbir yere gitmiyorum,” dedim ama yalan söyledim.
O gece valizimi topladım. Baran’a bir not bıraktım: “Seni ve Emir’i çok sevdim ama kendi hayatımı da sevmek istiyorum.”
Şimdi annemin evindeyim. Herkes rahatladığımı sanıyor ama içimde bir boşluk var. Baran’sız ve Emir’siz hayat çok sessiz.
Bazen düşünüyorum: Sevgi gerçekten fedakarlık mı gerektirir? Yoksa bazen kendimizi seçmek de bir cesaret midir? Siz olsanız ne yapardınız?