Otuz Yıl Sonra Geri Dönüş: Bir Hayatın Sessiz Çöküşü

“Baba, neden annemi bu kadar üzdün?”

Kızım Elif’in sesi, mutfakta yankılandı. Ellerim titreyerek tuttuğum çay bardağını masaya bıraktım. O an, yıllardır içimde biriktirdiğim pişmanlıklar, suçluluk duygusu ve yalnızlık, boğazımda düğümlendi. Gözlerimi kaçırdım, cevap veremedim. Çünkü cevabım yoktu. Çünkü ben de bilmiyordum.

Benim adım Mehmet Yıldız. Elli dört yaşındayım. Hayatım boyunca hep doğru olanı yaptığımı sandım. Otuz yıl önce, üniversiteden mezun olur olmaz, babamın tanıdığı bir aileyle görücü usulüyle tanıştım. Ayşe… O zamanlar yirmi yaşındaydık. Sessiz, utangaç bir kızdı. Ben ise babamın gölgesinde büyümüş, duygularını göstermeyi bilmeyen bir adam. Evlendik. Herkes çok mutluydu. Annem, “Oğlum, Ayşe gibi bir kız bulmuşsun, Allah’a şükret,” dediğinde, içimde bir huzur hissetmiştim. Ama o huzur, yıllar geçtikçe yerini başka bir şeye bıraktı.

İlk yıllar güzeldi. Ayşe, evin her köşesini tertemiz tutar, yemekleriyle beni şımartırdı. Ben ise sabah erkenden çıkıp akşam geç saatlerde eve dönerdim. “Erkek adam evine ekmek getirir,” derdi babam. Ben de öyle yaptım. Çalıştım, didindim, çocuklarım Elif ve Murat’a iyi bir gelecek sunmak için elimden geleni yaptım. Ama bir şeyi unuttum: Ayşe’yi… Onun hayallerini, duygularını, yalnızlığını…

Bir gün Ayşe bana, “Mehmet, ben de çalışmak istiyorum,” dediğinde, öfkeyle karşılık verdim. “Senin işin evinle, çocuklarınla ilgilenmek. Bizim ailemizde kadınlar çalışmaz!” dedim. O an gözlerinde bir şeylerin kırıldığını gördüm. Ama anlamadım. Anlamak istemedim belki de. Çünkü ben de öyle görmüştüm; annem hiç çalışmamıştı, babamın sözü evde kanundu.

Yıllar geçti. Çocuklar büyüdü. Elif üniversiteye gitti, Murat askere… Evde sadece ben ve Ayşe kaldık. Akşamları televizyon karşısında sessizce otururduk. Konuşacak bir şeyimiz kalmamıştı. Ben işten yorgun döner, Ayşe ise sessizce sofrayı kurardı. Bir gün, Ayşe bana dönüp, “Mehmet, biz ne zaman birbirimizi kaybettik?” diye sordu. Cevap veremedim. Çünkü bilmiyordum. Belki de hiç sahip olmamıştık birbirimize.

Bir gece, işten eve döndüğümde Ayşe’yi ağlarken buldum. Yanına oturdum, omzuna dokundum. “Ne oldu?” dedim. “Yalnızım, Mehmet. Yıllardır yalnızım. Seninle evliyim ama sanki hiç evlenmemiş gibiyim,” dedi. O an içimde bir şeyler koptu. Ama yine de değişemedim. Alışkanlıklarım, gururum, yetiştirilme tarzım… Hepsi duvar gibi örülmüştü aramıza.

Bir sabah, Ayşe valizini topladı. “Ben gidiyorum, Mehmet. Kendimi bulmaya gidiyorum. Belki de çok geç kaldım ama denemek istiyorum,” dedi. Şaşkınlıkla baktım. “Nereye gideceksin? Çocuklar ne olacak?” dedim. “Çocuklar büyüdü. Sen de büyü artık,” dedi ve kapıyı çekip çıktı. O an, hayatımda ilk kez gerçekten yalnız kaldım.

Ayşe gittikten sonra ev bomboş kaldı. Sabahları kahvaltı masası kurulmaz oldu. Akşamları eve döndüğümde ışıklar yanmıyordu. Elif arada bir uğruyor, Murat ise kendi hayatına dalmıştı. Ben ise dört duvar arasında, geçmişin gölgesinde yaşamaya başladım. Her köşe başında Ayşe’nin sesi, gülüşü yankılanıyordu. Onun yokluğunda, varlığının ne kadar değerli olduğunu anladım. Ama çok geçti.

Bir gün Elif geldi. “Baba, annemi aradın mı hiç?” dedi. “Aradım,” dedim yalan söyleyerek. Oysa aramamıştım. Gururum engel olmuştu. “Baba, annem seni affeder mi sence?” dedi gözlerimin içine bakarak. “Bilmiyorum kızım. Belki de affetmemeli,” dedim. Çünkü ben de kendimi affedemiyordum.

Ayşe’den boşanalı üç yıl oldu. O şimdi başka bir şehirde, kendi ayakları üzerinde duran güçlü bir kadın. Ben ise hâlâ aynı evde, aynı koltukta oturuyorum. Hayatım boyunca doğru bildiğim yanlışların bedelini ödüyorum. Keşke zamanında dinleseydim onu. Keşke onun da bir hayatı, hayalleri olduğunu fark etseydim.

Bir gün cesaretimi topladım, Ayşe’yi aradım. Telefonu açtı, sesi hâlâ aynıydı ama artık bana ait değildi. “Ayşe, nasılsın?” dedim. “İyiyim Mehmet. Sen nasılsın?” dedi. “Yalnızım,” dedim. Sessizlik oldu. “Mehmet, ben de yıllarca yalnızdım. Ama şimdi kendimi buldum. Umarım sen de bulursun,” dedi ve telefonu kapattı.

O an anladım ki bazı şeyler için gerçekten çok geç olabiliyor. Şimdi elli dört yaşında, geçmişin pişmanlıklarıyla baş başa kalan bir adamım. Elimde ne Ayşe kaldı ne de bir aile sıcaklığı. Sadece anılar ve keşke’ler…

Şimdi size soruyorum: Bir insan ne zaman gerçekten büyür? Sevdiklerimizi kaybetmeden önce mi, yoksa her şey için çok geç kaldığımızda mı?