Beni Unutmayın: Bir Babadan Kalan Son Sözler

Kapı çaldığında saat sabahın dokuzuydu. Oğlum Emre’yi karşımda görünce, içimde bir yerler titredi. Yıllardır aramızda soğuk bir duvar vardı; ne zaman göz göze gelsek, kelimeler boğazımızda düğümlenirdi.

“Baba, günaydın,” dedi Emre, sesi alışık olmadığım kadar yumuşaktı. “Çay koyayım mı?”

Bir an duraksadım. “Gel, koy oğlum,” dedim. Ellerim titreyerek sandalyeye oturdum. Emre mutfağa geçti, suyu koydu. Sessizlik… Sadece suyun fokurtusu ve eski buzdolabının uğultusu vardı.

“Anneyle konuştun mu?” diye sordum, sesim çatallandı.

Başını eğdi. “Konuştum. Beni aradı dün gece. Ağlıyordu.”

Bir an nefesim kesildi. Yıllar önce, annesiyle kavga ettiğimiz o geceyi hatırladım. Kapıyı çarpıp çıkmıştı. O günden beri evdeki her şey eksikti; yemeklerin tadı, televizyonun sesi, hatta Emre’nin gülüşü bile…

“Baba,” dedi Emre, gözleri dolu dolu bana bakarak, “neden bu kadar inat ettin? Annemi neden bu kadar kırdın?”

Sustum. O an, yıllarca içimde biriktirdiğim her şey boğazıma düğümlendi. “Bilmiyorum oğlum,” dedim kısık bir sesle. “Belki de gururumdan… Belki de korktuğumdan.”

Emre sandalyeye oturdu, ellerini masada birleştirdi. “Ben de seni anlamaya çalıştım baba. Ama annemin gözyaşlarını görünce… Sana kızdım.”

O an, içimdeki pişmanlık dalga dalga yükseldi. Ne zaman bir hata yapsam, hep geç kalmıştım özür dilemeye. Annene de öyle oldu. Sana da…

“Emre,” dedim, gözlerim dolarak, “ben iyi bir baba olamadım. Biliyorum. Ama seni hep sevdim.”

Emre başını öne eğdi. “Ben de seni sevdim baba. Ama bazen sevmek yetmiyor.”

Birden geçmişin ağırlığı çöktü üzerime. Babamı hatırladım; o da bana böyle suskun bakardı. Onunla da konuşamazdık. Hep aramızda bir uçurum olurdu. Şimdi aynı uçurum Emre’yle aramda vardı.

“Biliyor musun oğlum,” dedim, “ben de babamdan hiç özür dilemedim. O öldüğünde çok geç kalmıştım.”

Emre gözlerini sildi. “Biz de mi geç kaldık baba?”

Bu soru yüreğimi delip geçti. “Hayır oğlum,” dedim titreyen bir sesle, “henüz geç değil.”

Bir süre sessizce oturduk. Sonra Emre kalktı, bana sarıldı. O an yılların buzları eridi sanki.

Ama hayat sadece sarılmakla düzelmiyor. Emre’nin annesi hâlâ yalnızdı; ben ise yaşlılığın ve pişmanlığın pençesinde… O gün Emre’yle konuşmamızdan sonra, eski evimize gitmeye karar verdim. Kapıyı çaldığımda, eski eşim Ayşe kapıyı açtı.

Göz göze geldik; gözlerinde hem öfke hem de özlem vardı.

“Ne istiyorsun Mehmet?” dedi soğuk bir sesle.

“Konuşmak istiyorum Ayşe,” dedim yalvaran gözlerle.

İçeri girdim; ev hâlâ aynıydı ama duvarlarda bir yabancılık vardı artık. Ayşe mutfağa geçti, bana çay koydu.

“Yıllarca sustuk Ayşe,” dedim, “ama ben her gece pişmanlıkla uyudum.”

Ayşe gözlerini kaçırdı. “Senin pişmanlığın benim yaralarımı iyileştirmiyor Mehmet.”

O an anladım ki bazı yaralar asla kapanmıyor; sadece kabuk bağlıyor.

“Emre için… belki de torunumuz için… biraz olsun affedebilir misin beni?” dedim.

Ayşe uzun süre sustu. Sonra gözleri doldu; ama bu sefer öfke yoktu bakışlarında.

“Bilmiyorum Mehmet,” dedi sessizce, “ama denemek istiyorum.”

O gün eve dönerken içimde garip bir huzur vardı; belki de ilk defa yıllar sonra umut etmiştim.

Ama hayat yine beklenmedik bir darbe vurdu bana. Bir hafta sonra Emre aradı; sesi telaşlıydı.

“Baba, hastaneye gelmen lazım!”

Koşa koşa hastaneye gittim; Ayşe kalp krizi geçirmişti. Onu yoğun bakımda gördüğümde, ellerini tutup ağladım.

“Ne olur gitme Ayşe… Daha affedilmedim…”

Günler geçti; Ayşe yavaş yavaş iyileşti ama artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.

Bir sabah Emre yanıma geldi; yanında torunum Defne vardı.

“Dede,” dedi Defne, “annem seni affetmiş.”

O an gözyaşlarımı tutamadım; Defne’ye sarıldım.

Hayatım boyunca hep geç kaldım; özür dilemeye, sevmeye, affetmeye… Ama belki de hiçbir şey için geç değildir.

Şimdi size soruyorum: Siz hiç geç kaldınız mı? Bir gün affedilmek için beklediniz mi? Yoksa hâlâ susuyor musunuz?