Doğduğum Günü Hiç Hatırlamıyorum: Bir Mektubun Ardından Hayatımın Değişimi

“Senin burada ne işin var Zeynep?” Annemin sesi, mutfaktan gelen tencere seslerine karışıyordu. O an, elimde tuttuğum eski, sararmış zarfı saklamaya çalıştım. Ama başaramadım. Annem, gözleriyle beni delip geçti. “O sandığa dokunma demedim mi sana?”

O sandık… Evin en karanlık köşesinde, kimsenin açmasına izin verilmeyen, annemin gençliğinden kalma eşyalarla dolu sandık. O gün, annem pazara gitmişti. Merakım galip geldi. Sandığın dibinde, üzerinde sadece adımın yazılı olduğu bir zarf buldum: “Zeynep’e.”

Ellerim titreyerek açtım zarfı. İçinden çıkan mektup, hayatımı ikiye böldü. “Sevgili kızım Zeynep,” diye başlıyordu. “Sana bu mektubu bırakıyorum çünkü seni doğduğun gün bırakmak zorunda kaldım. Teninin rengi yüzünden sana sahip çıkamadım. Baban ve ailesi, seni kabul etmedi. Ben de seni başka bir aileye vermek zorunda kaldım.”

O an, içimde bir şeyler koptu. Yıllardır neden ailemde hep bir mesafe hissettiğimi, neden akrabalarımın bana bakarken gözlerini kaçırdığını, neden okulda arkadaşlarımın bana “çikolata kız” diye takıldığını anladım. Ben, annemin değil, başka bir kadının kızıydım. Ve annem, beni ten rengim yüzünden bırakmıştı.

O akşam, annemle yüzleştim. “Bu mektup ne demek anne? Benim gerçek annem sen değil misin?” dedim. Annem bir an sustu, sonra gözleri doldu. “Zeynep, ben seni doğurmadım ama seni büyüttüm. O kadın, seni bırakıp gittiğinde ben seni kucağıma aldım. Sana annelik ettim. Ama bu konuyu hiç açmak istemedim. Çünkü seni kaybetmekten korktum.”

Gözyaşlarımı tutamadım. “Ama neden bana hiç anlatmadınız? Neden herkes bana farklı davrandı? Neden okulda çocuklar bana hakaret ettiğinde arkamda durmadınız?”

Babam, odaya girdi. Yüzü asıktı. “Zeynep, bu köyde insanlar farklı olana kolay kolay alışamaz. Biz seni çok sevdik ama bazen toplumun baskısı ağır geliyor. Seninle gurur duyuyoruz ama seni koruyamadık.”

O gece, odama kapanıp mektubu defalarca okudum. Gerçek annem kimdi? Şimdi nerede yaşıyordu? Beni neden bırakmak zorunda kalmıştı? Ve en önemlisi, ben kimdim?

Ertesi gün, okula gitmek istemedim. Ama annem, “Hayatından kaçamazsın Zeynep. Güçlü olmalısın,” dedi. Okulda, sınıf arkadaşım Melis yanıma geldi. “Dün akşam annenle kavga ettiğini duydum. Her şey yolunda mı?” dedi. Gözlerim doldu. “Benim annem aslında annem değilmiş Melis. Gerçek annem beni ten rengim yüzünden bırakmış.”

Melis, bir an sustu. Sonra bana sarıldı. “Senin tenin çok güzel Zeynep. Keşke herkes bunu görebilse.”

Ama herkes göremiyordu. Okulda, bazı çocuklar arkamdan fısıldaşıyor, bazen de açıktan dalga geçiyordu. “Afrikalı Zeynep,” diyorlardı. Oysa ben hiç Afrika’ya gitmemiştim. Hatta İstanbul’dan bile dışarı çıkmamıştım.

Bir gün, okul çıkışında eve dönerken mahalledeki kadınlardan biri, anneme seslendi: “Senin kızın da büyüdü, ama hâlâ alışamadık şu kara tene.” Annem, başını öne eğdi. Ben ise ilk defa karşılık verdim: “Benim ten rengim bana ait. Sizin lafınız bana işlemez.”

O gece, annem yanıma geldi. “Zeynep, seni çok seviyorum. Ama bazen geçmişin yüküyle baş edemiyorum. Senin annen de çok gençti. Kendi ailesi, seni kabul etmedi. O da çaresiz kaldı.”

“Peki, ben gerçek annemi bulabilir miyim?” dedim.

Annem, gözlerimin içine baktı. “Belki bir gün. Ama önce kendini bulmalısın.”

Aylar geçti. İçimdeki boşluk büyüdü. Bir gün, mektubun arkasında yazan bir isim dikkatimi çekti: “Ayşe Demir.” İnternetten araştırmaya başladım. Aynı isimde yüzlerce insan vardı. Ama bir tanesi, doğum tarihimle aynı gün bir hastanede doğum yapmıştı. Cesaretimi topladım, anneme sordum: “Ayşe Demir’i tanıyor musun?”

Annem, bir an duraksadı. “Evet, tanıyorum. O senin annen.”

Nefesim kesildi. “Onu görmek istiyorum.”

Annem başını salladı. “Hazır olduğunda birlikte gideriz.”

Bir hafta sonra, annemle birlikte İstanbul’a gittik. Eski bir apartmanın kapısını çaldık. Kapıyı açan kadın, bana uzun uzun baktı. Gözleri doldu. “Zeynep… Sen misin?”

O an, içimde bir fırtına koptu. “Neden beni bıraktın?” dedim.

Ayşe Hanım, gözyaşları içinde anlattı: “Ben seni çok sevdim. Ama ailem, senin babanın Afrikalı olduğunu öğrenince çıldırdı. Seni kabul etmediler. Ben de seni koruyamayacağımı anladım. O yüzden seni bırakmak zorunda kaldım.”

“Beni hiç aramadın mı?”

“Her gün dua ettim. Ama seni bulmaya cesaret edemedim. Korktum. Sana zarar gelmesinden korktum.”

O an, içimdeki öfke yerini hüzne bıraktı. Annemle Ayşe Hanım birbirlerine baktılar. İkisi de ağlıyordu. Ben ise ortada kalmıştım. İki annem vardı artık. Biri beni doğurmuş, diğeri büyütmüştü.

Eve döndüğümüzde, annem bana sarıldı. “Sen benim kızımsın Zeynep. Tenin ne renk olursa olsun, seni hep seveceğim.”

O günden sonra, kimliğimi kabullenmeye başladım. Okulda, mahallede, ailemde yaşadığım ayrımcılığa karşı daha güçlü durdum. Bazen hâlâ aynaya bakınca kendimi yabancı hissediyorum. Ama artık biliyorum ki, ben Zeynep’im. İki annemin kızı, kendi yolunu arayan bir genç kızım.

Siz olsaydınız, annenizi affedebilir miydiniz? Ya da hiç tanımadığınız bir geçmişle yüzleşmeye cesaret edebilir miydiniz?