Bir Akşamın Küllerinden: Evdeki Fırtına
“Yeter artık! Bir gün de kavga etmeden geçsin şu evde!” diye bağırdım kapıyı çarparken. Sesim, apartmanın eski duvarlarında yankılandı. Annemin mutfaktan gelen öfkeli bakışlarını hissettim, ama artık umurumda değildi. O an, içimde bir şeyler kırıldı. Eve adımımı attığımda, burnuma yanık bir koku çarptı; mutfaktan dumanlar yükseliyordu. Koşarak içeri girdim, annem tencerenin başında, gözleri dolu dolu bana bakıyordu.
“Yine mi yaktın yemeği?” dedim istemsizce, sesim titriyordu. Annem cevap vermedi, sadece başını eğdi. O an anladım ki, mesele yanan yemek değildi. Mesele, yıllardır biriktirdiğimiz, konuşamadığımız her şeydi. Babamın vefatından sonra bu evde huzur kalmamıştı. Annemle ben, iki yabancı gibi aynı çatı altında yaşıyorduk. Her gün işe gidip gelirken, apartmanın merdivenlerinde hissettiğim o kasvetli hava, aslında içimizdeki fırtınanın bir yansımasıydı.
O akşam işten dönerken elimde getirdiğim çiçekleri sehpanın üstüne fırlattım. Ayaklarımda gün boyu beni sıkan topukluları çıkarıp eski terliklerimi giydim. Annem ise hâlâ tencerenin başında, sanki geçmişin yükünü sırtlamış gibi duruyordu. “Anne,” dedim sessizce, “neden bu kadar öfkelisin bana?”
Bir süre cevap vermedi. Sonra gözleriyle bana döndü; o bakışta hem kırgınlık hem de çaresizlik vardı. “Seninle konuşamıyorum artık,” dedi kısık bir sesle. “Her şey değişti, ben değiştim, sen değiştin. Baban gittiğinden beri bu evde nefes almak bile zor.”
O an içimde biriken gözyaşları yanaklarımdan süzüldü. “Ben de zorlanıyorum anne,” dedim. “Ama birbirimize böyle davranarak hiçbir yere varamayız.”
Birden kapı çaldı. Komşumuz Ayşe Teyze elinde bir tabak börekle içeri girdi. “Kızlar, yine mi kavga ediyorsunuz?” dedi gülümsemeye çalışarak. Annem hemen toparlandı, yüzüne sahte bir tebessüm yerleştirdi. “Yok Ayşe Abla, biraz yorgunuz da…”
Ayşe Teyze tabakları bırakıp gittiğinde annemle baş başa kaldık. Sessizlik ağırdı. Televizyonda haberler açıktı; yine zamlar, yine işsizlik… Hayat zaten yeterince zorken, biz neden birbirimize bu kadar yük oluyorduk?
Gece ilerledikçe evin içinde dolaşan huzursuzluk büyüdü. Annem odasına çekildi, ben ise mutfakta oturup soğumuş çayı yudumladım. Dışarıda yağmur başlamıştı; damlalar pencereye vurdukça içimdeki yalnızlık daha da büyüdü.
Birden çocukluğum aklıma geldi. Babam hayattayken bu evde kahkahalar eksik olmazdı. Annem bana saçımı örerken masallar anlatırdı. Şimdi ise aramızda sadece suskunluk vardı.
Sabah olduğunda annem erkenden kalkıp kahvaltı hazırlamıştı. Masaya oturduğumda göz göze geldik. “Kızım,” dedi titrek bir sesle, “ben de yoruldum. Her şey üstüme üstüme geliyor.”
Elini tuttum; ilk defa yıllar sonra annemin ellerinin ne kadar yaşlandığını fark ettim. “Birlikte atlatabiliriz anne,” dedim. “Yeter ki birbirimize sırtımızı dönmeyelim.”
O gün işe giderken apartmanın merdivenlerinde yine o kasvetli havayı hissettim ama bu kez içimde bir umut vardı. Belki de her şeyin çözümü konuşmaktı; susmak değil.
Akşam eve döndüğümde annem bana sarıldı. O sarılışta yılların özlemi vardı. Gözyaşlarımız birbirine karıştı.
Hayat bazen en sevdiklerimizle en büyük savaşları vermemize sebep oluyor. Ama belki de en büyük zafer, affetmeyi ve yeniden başlamayı öğrenmekte saklıdır.
Sizce de bazen en yakınlarımızla aramızdaki duvarları yıkmak için ilk adımı atmak gerekmez mi? Yoksa suskunlukla kaybolup gitmeye devam mı etmeliyiz?