Ben Ölmeden Evimi Kimseye Bırakmam: Bir Kadının Direnişi
“Yeter artık, bu evde ölüme terk edilmeyeceğim!” diye bağırdım, ellerim titreyerek çay bardağını masaya bıraktığımda. O an, salonun ortasında, eski halının üzerinde, yıllardır içimde biriktirdiğim öfke ve kırgınlık bir anda dışarı fırladı. Karşımda oturan yeğenim Burcu ve ablam Sevim’in gözleri büyüdü, sanki ilk defa konuşuyormuşum gibi bana baktılar. Oysa yıllardır aynı masada, aynı sessizlikte oturuyorduk; tek fark, bu kez susmamıştım.
62 yaşındayım. İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde, babamdan kalan bu eski evde tek başıma yaşıyorum. Hayatım boyunca çok şey gördüm; gençliğimde hayallerim vardı, sonra evlendim, çocuk isterken kocamın ihanetine uğradım. Boşandım, çocuk da olmadı. Ailem ise hep uzaktan, çıkarcı bir sevgiyle yaklaştı bana. Annem öldükten sonra ablam Sevim’le aramızdaki bağ iyice koptu. Oğlu Burcu’yu da yanıma sık sık gönderir; “Teyze, bir ihtiyacın var mı?” diye sorar ama gözleri hep duvardaki tabloya, antika dolaba, evin tapusunun durduğu çekmeceye kayar.
Geçen hafta hastaneye kaldırıldığımda, kalp krizi geçirdiğimi sandılar. Oysa sadece panik ataktı. Hastane odasında gözlerimi açtığımda başucumda kimse yoktu. Sonra Burcu geldi, elinde çiçekle. “Teyzeciğim, iyisin ya… Bak, bu evde yalnız kalma artık. Biz seni yanımıza alalım,” dedi. Sözde ilgileniyordu ama gözlerinde başka bir hesap vardı. O an anladım ki, ben ölünce bu evin anahtarı onların eline geçecek diye bekliyorlar.
O günden sonra içimde bir şey değişti. Her sabah uyanıp mutfağa gittiğimde, duvardaki eski takvime bakıp “Bugün ne yapabilirim?” diye sordum kendime. Sonra karar verdim: Bu evi onlara bırakmayacaktım! Hayatım boyunca kimseye yük olmadım; şimdi de kimsenin bana acıyarak bakmasına izin vermeyecektim.
Bir gün komşum Ayşe Hanım’la pazara giderken ona açıldım: “Ayşe abla, ben ölünce bu evi ailem kapacak diye korkuyorum.” Ayşe Hanım gülümsedi: “Senin gibi güçlü bir kadın isterse dünyayı bile değiştirir.” O an içimde bir cesaret doğdu.
Bir hafta sonra belediyenin sosyal hizmetler müdürlüğüne gittim. Oradaki genç kadın memur bana uzun uzun anlattı: “İsterseniz evinizi bir vakfa bağışlayabilirsiniz. Ya da yaşlılara hizmet eden derneklere…” Gözlerim doldu; yıllardır ilk defa biri bana gerçekten yardım etmek istiyordu.
Eve döndüğümde ablam aradı: “Nasılsın? Evde bir eksik var mı?” Sesi yumuşaktı ama içindeki sabırsızlığı hissedebiliyordum. “İyiyim Sevim abla,” dedim, “Ama artık bazı şeyleri değiştireceğim.”
O gece eski fotoğraflara baktım; annemle babamın gençlik halleri, çocukluğumun bayram sabahları… Sonra aynada kendime baktım: Yüzümde kırışıklıklar, saçlarımda beyazlar… Ama gözlerimde ilk defa umut vardı.
Bir hafta sonra ailemi eve çağırdım. Masanın etrafında oturduk; Burcu telefonuyla oynuyor, Sevim ise göz ucuyla etrafı süzüyordu. “Size bir şey açıklayacağım,” dedim. “Bu ev artık sizin olmayacak.”
Burcu şaşkınlıkla başını kaldırdı: “Ne demek istiyorsun teyze?”
“Bu evi bir vakfa bağışlayacağım. Ben öldükten sonra burada kimsesiz çocuklar yaşayacak.”
Sevim’in yüzü bembeyaz oldu: “Ama bu ev aileden çıkamaz! Babamızdan kaldı!”
“Babamızdan kalan tek şey bu ev değil,” dedim sessizce. “Birbirimize olan sevgimizdi ama siz onu çoktan kaybettiniz.”
O an odada derin bir sessizlik oldu. Burcu öfkeyle kalktı: “Sen bizim hakkımızı yiyorsun!”
Gözlerim doldu ama ağlamadım. “Ben kimsenin hakkını yemiyorum,” dedim. “Sadece kendi hayatımı ve sonrasını kendim belirliyorum.”
O günden sonra ailemle arama mesafe koydum. Komşularımla daha çok vakit geçirmeye başladım; mahalledeki çocuklara kitap okudum, yaşlılara yemek yaptım. Evimi bağışlamak için işlemleri başlattım.
Bir gün belediyeden gelen görevliyle birlikte evi gezdik; duvarlardaki çatlaklara, eski mobilyalara baktık. Görevli kadın bana döndü: “Çok güzel bir şey yapıyorsunuz.”
O gece yatağa uzandığımda ilk defa huzurla uyudum. Artık kimse ölümümü beklemiyor; ben de kimseye yük olmadan, kendi kararımı vermiş olmanın gururunu yaşıyorum.
Hayat bazen insanı yalnız bırakıyor ama yalnızlık bazen en büyük özgürlük oluyor. Şimdi soruyorum size: Siz olsaydınız ailenizin bencilliğine boyun eğer miydiniz? Yoksa kendi yolunuzu çizer miydiniz?