Bir Dakika Geç, Bir Tabak Eksik: Kayınvalidemin Saatinde Hayat
“Saat sekiz buçuk geçti, Zeynep! Sofra toplandı, aç kalırsın!” Kayınvalidemin sesi, mutfağın kapısından yankılandı. Elimdeki çay bardağını tezgâha bırakırken içimde bir şeylerin kırıldığını hissettim. O an, sadece kahvaltıyı değil, sanki kendi hayatımdan da bir parçayı kaybediyordum.
Evleneli altı ay olmuştu. Eşim Emre’yle İstanbul’da küçük bir ev hayal ederken, babasının hastalığı nedeniyle onun ailesinin Üsküdar’daki evine taşınmak zorunda kalmıştık. Başta “Geçici bir süre” dediler. Ama o geçicilik, her geçen gün üzerime daha da ağır bir yük gibi çökmeye başladı.
Kayınvalidem, Hatice Hanım, disiplinin vücut bulmuş haliydi. Evde her şeyin saati vardı: Kahvaltı sekizde, öğle yemeği bire çeyrek kala, akşam yemeği tam yedide. Sofra kurulduktan sonra beş dakika içinde masada olmazsan, tabak kaldırılırdı. “Evde düzen şart,” derdi hep. Ama bu düzenin içinde ben yoktum; ben sadece bir gölgeydim.
Bir sabah, Emre işe gitmek için aceleyle hazırlanırken, “Anneciğim, Zeynep biraz geç kalktı, kahvaltıdan sonra yer,” dedi. Hatice Hanım’ın gözleri buz gibi oldu. “Bu evde herkes aynı sofrada oturur. Kimseye özel muamele yok!” O an Emre’nin de sesi kısıldı; bana bakıp omuz silkti. Yalnızdım.
İlk zamanlar kurallara uymaya çalıştım. Alarmımı sabah yediye kurdum, sessizce banyoya girdim, saçımı hızlıca topladım. Ama bazen geceden uykusuz kalıyor, bazen de annemle telefonda konuşmak için birkaç dakika geç kalıyordum. Her seferinde sofrada yerimi bulamıyor, mutfakta ayakta iki lokma atıştırıyordum.
Bir gün, annemle telefonda konuşurken gözyaşlarımı tutamadım. “Anne, burada kendim gibi hissedemiyorum,” dedim. Annem sustu, sonra kısık bir sesle, “Kızım, sabret… Belki zamanla alışırlar,” dedi. Ama ben alışmak istemiyordum; ben kendim olmak istiyordum.
Evdeki tek kaçışım küçük balkondu. Orada oturup Boğaz’a bakarken içimdeki fırtınaları dindirmeye çalışıyordum. Bir akşamüstü, kayınvalidem yanıma geldi. “Zeynep, neden bu kadar sessizsin? Evde iş mi beğenmiyorsun?” dedi. Gözlerimin içine baktı; sanki içimi okuyordu. “Yok anne, sadece biraz yorgunum,” dedim. O ise başını salladı: “Gençler çok nazlı oldu artık.”
Her gün biraz daha içine kapanan biri oldum. Evin içinde adımlarımı sayarak yürüyordum; yanlış bir hareket yapmaktan korkuyordum. Bir gün mutfakta bulaşık yıkarken Hatice Hanım arkamdan yaklaştı: “Bak kızım, bu evde herkesin görevi belli. Sen de gelin olarak görevini bileceksin.” Sesi sertti ama gözlerinde bir kırgınlık vardı. O an anladım ki, o da kendi annesinden böyle görmüş; başka türlüsünü bilmiyor.
Bir akşam Emre’yle odada tartıştık. “Neden bana destek olmuyorsun?” diye sordum. O ise başını eğdi: “Annemle uğraşmak kolay değil Zeynep… Biraz daha sabret.” O an içimdeki öfke patladı: “Ben burada kendimi kaybediyorum! Senin annenin saatine göre yaşamak zorunda mıyım?” Emre sustu; aramızda koca bir duvar örüldü.
O gece uyuyamadım. Tavanı izlerken kendi kendime sordum: Ben kimim? Sadece bir gelin mi? Yoksa kendi hayatını kurmaya çalışan genç bir kadın mı? Sabah olduğunda kararımı verdim: Artık kendi sınırlarımı çizecektim.
Ertesi sabah kahvaltıya beş dakika geç indim. Sofra toplanmıştı; Hatice Hanım mutfakta çay dolduruyordu. Sessizce yanına gittim: “Anne, ben bundan sonra kendi saatime göre kahvaltı edeceğim. İstersen bana kızabilirsin ama ben artık böyle devam edemem.” Gözleri büyüdü; ilk defa ona karşı çıktığımı gördü.
O gün evde hava buz gibiydi. Kimse konuşmadı; Emre işe gittiğinde bana sarılmadan çıktı. Ama ben ilk defa kendim gibi hissettim.
Günler geçti; evdeki gerginlik azalmadı ama ben yavaş yavaş kendi alanımı oluşturdum. Kendi kahvaltımı hazırladım, balkonda kitap okudum, annemle uzun uzun konuştum. Hatice Hanım başta çok kızdı ama zamanla alıştı; belki de pes etti.
Bir akşam sofrada sessizlik vardı. Hatice Hanım bana döndü: “Zeynep, sen de haklısın… Herkesin düzeni farklı olurmuş.” O an gözlerim doldu; ilk defa beni anladığını hissettim.
Şimdi düşünüyorum da; aile olmak sadece aynı sofrada oturmak değilmiş. Bazen farklılıklarımızı kabul etmek, birbirimize alan tanımak gerekirmiş.
Siz olsaydınız ne yapardınız? Kendi kimliğinizden vazgeçer miydiniz yoksa savaşır mıydınız? Lütfen düşüncelerinizi paylaşın…