Duvarların Ardındaki Gözyaşları: “Artık Bu Dağınıklıkta Yaşayamam!”
“Elif, yeter artık! Bu evin düzeni sana emanet dedim, ama bak ne hale getirdin! Ben böyle dağınıklık görmedim!” Annemin sesi mutfakta yankılanırken, ellerim titreyerek bulaşıkları yıkamaya devam ettim. Suyun sıcaklığı avuçlarımı yakıyordu ama annemin sözleri kalbimi daha çok yakıyordu. İçimde biriken gözyaşlarını tutmaya çalışırken, sesim titrek çıktı: “Anne, elimden geleni yapıyorum…”
O an, annem bana öyle bir baktı ki, sanki yıllardır biriktirdiği tüm hayal kırıklıklarını üzerime boca etti. “Senin elinden gelen bu mu? Hep böyleydin zaten Elif! Ne zaman sorumluluk alsan, her şey daha da kötüye gidiyor!”
O cümle… O cümle içimde bir yara açtı. Sanki yıllardır duyduğum ama adını koyamadığım bir acıydı bu. O günden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. İstanbul’un kalabalığında, apartmanımızın dördüncü katında, dışarıdan bakınca herkesin imrendiği o ailede, ben her geçen gün biraz daha küçüldüm.
Babam genellikle sessizdi. Annem konuşurken gözlerini kaçırır, televizyonun sesini açardı. Kardeşim Zeynep ise odasına kapanır, kulaklığını takar ve dünyadan kopardı. Evdeki sessizlik bazen öyle ağır olurdu ki, nefes almak bile zor gelirdi.
Liseye geçtiğimde, annemin beklentileri daha da arttı. “Elif, derslerin nasıl? Sınavdan kaç aldın? Komşunun kızı Ayşe dereceye girmiş, sen neden giremiyorsun?” Her gün aynı sorular, aynı kıyaslamalar… Bir gün okuldan eve dönerken içimdeki öfkeyi bastıramadım ve Zeynep’e sordum: “Sence ben gerçekten bu kadar yetersiz miyim?”
Zeynep başını kaldırmadan cevap verdi: “Bilmiyorum abla… Annem bazen çok abartıyor. Ama sen de çok içine atıyorsun.”
O gece odamda tek başıma ağladım. Yastığım gözyaşlarımla ıslandı. İçimdeki o boşluk büyüdükçe büyüdü. Kendimi ne kadar zorlarsam zorlayayım, annemin gözünde hep eksik kalıyordum.
Bir gün okuldan eve döndüğümde annem mutfakta ağlıyordu. Yanına yaklaştım, elini tuttum. “Anne, iyi misin?” dedim. Gözleri şişmişti. “Babanla tartıştık yine… Her şey üst üste geliyor Elif. Sen de bana hiç yardımcı olmuyorsun,” dedi ve elini çekti.
O an anladım ki, annem de kendi savaşını veriyordu. Ama onun savaşı benimkini yok sayıyordu. O günden sonra evdeki yük daha da ağırlaştı. Babam işten geç gelir oldu, Zeynep iyice içine kapandı. Annem ise her fırsatta bana bağırıyor, evin düzenini sağlamak için beni suçluyordu.
Üniversite sınavına hazırlandığım yıl hayatımın en zor dönemiydi. Sabahları erken kalkıp kahvaltı hazırlıyor, okula gidiyor, akşam eve dönüp yemek yapıyor ve gece geç saatlere kadar ders çalışıyordum. Annem ise sürekli arkamdan kontrol ediyor, “Şu bulaşıkları neden yıkamadın? Odan neden dağınık?” diye söyleniyordu.
Bir gün dayanamadım ve bağırdım: “Anne! Ben de insanım! Neden hep ben sorumluyum? Zeynep’in hiç mi suçu yok? Babam neden hiçbir şeye karışmıyor?”
Annem donup kaldı. Sonra yüzüme öyle bir baktı ki, sanki onu hayal kırıklığına uğrattığım için suçluymuşum gibi hissettim. “Sen benim umudumdun Elif… Ama sen de beni anlamıyorsun,” dedi ve odasına kapandı.
O gece evde kimse konuşmadı. Sessizlik duvarları daha da kalınlaştırdı. İçimdeki yalnızlık büyüdü. Üniversite sınavında istediğim bölümü kazanamadım. Annem günlerce benimle konuşmadı. Babam ise sadece başımı okşadı ve “Her şeyin hayırlısı,” dedi.
Zaman geçti, üniversiteye başladım ama ailemin evinden ayrılmadım. Her sabah annemin bakışlarıyla uyanıyor, her akşam onun eleştirileriyle uyuyordum. Bir gün üniversiteden arkadaşım Derya beni evine davet etti. Onun annesiyle ilişkisini görünce gözlerim doldu. Derya’nın annesi ona sarıldı, “Canım kızım, bugün nasılsın?” dediğinde içimde bir şeyler koptu.
Eve döndüğümde anneme sarılmak istedim ama o ellerimi itti: “Ne oldu yine? Notların mı kötü geldi?”
O an anladım ki, bu evde ne yaparsam yapayım asla yeterli olmayacaktım. İçimdeki boşluk artık dayanılmaz hale gelmişti. Bir gece defterime şu satırları yazdım: “Ben kimim? Annemin kızı mı? Babamın umudu mu? Yoksa sadece kendi hayatının yükünü taşıyan bir gölge mi?”
Bir gün cesaretimi topladım ve anneme dedim ki: “Anne, ben artık bu evde kendimi iyi hissetmiyorum. Sürekli eleştiriliyormuşum gibi hissediyorum.”
Annem önce şaşırdı, sonra öfkelendi: “Ben seni düşündüğüm için söylüyorum! Sen de nankörlük ediyorsun!”
O an içimde bir şeyler koptu. Odaya kapanıp saatlerce ağladım. Sonra bavulumu topladım ve Derya’nın evine gittim. Annem arkamdan bağırdı: “Git bakalım! Gör bakalım dışarısı nasılmış!”
Derya’nın evinde ilk kez kendimi hafif hissettim. Kimse bana bağırmıyor, kimse beni yargılamıyordu. Ama içimdeki yara hâlâ kanıyordu.
Aylar sonra annem aradı ve ağlayarak “Elif, sensiz olmuyor,” dedi. Eve döndüğümde annemle uzun uzun konuştuk. İlk kez birbirimizi dinledik. Annem de kendi çocukluğunda hep eleştirilmişti; bunu bana aktardığını fark etti.
Şimdi hâlâ yaralarımız var ama birbirimizi anlamaya çalışıyoruz.
Bazen düşünüyorum: Bir anne-kız ilişkisi neden bu kadar zor olmak zorunda? Sizce ailede sevgi ve anlayış neden hep eksik kalıyor?