Gölün Sessizliği: Bir Dolandırıcının Hikayesi
Kapı gıcırdayarak açıldı. Karşımdaki yaşlı kadın, incecik parmaklarıyla bastonuna tutunmuş, gözlerini kısarak bana bakıyordu. “Kim o?” diye sordu, sesi titrek ama bir o kadar da meydan okuyan bir tondaydı. İçimdeki huzursuzluk dalgası büyüdü. “Ben… şey, ben belediyeden geliyorum teyzeciğim,” dedim, sesimi olabildiğince yumuşak tutmaya çalışarak. Yalan söylemek artık alışkanlığım olmuştu; her yeni kapı, her yeni yüz bana yeni bir hikaye yazdırıyordu.
Adım Serkan. Yirmi dokuz yaşındayım ve hayatım boyunca hep daha fazlasını istedim. Babam küçük bir kasabada bakkal işletirdi, annem ise evde dikiş dikerdi. Çocukken bile, mahalledeki diğer çocukların sahip olduğu şeylere imrenirdim. Onların bisikletleri, yeni ayakkabıları, hatta babalarının arabaları bile bana ulaşılmaz gelirdi. İçimde bir boşluk vardı ve onu doldurmak için ne gerekiyorsa yapmaya hazırdım.
Üniversiteyi kazanamayınca İstanbul’a geldim. İlk başlarda inşaatlarda çalıştım, sonra pazarlamacılık yaptım. Ama ne kadar çalışırsam çalışayım, o boşluk büyümeye devam etti. Bir gün, eski bir arkadaşım olan Murat’la karşılaştım. O bana kolay para kazanmanın yollarını anlattı; yaşlıların evlerine gidip kendimi belediye görevlisi olarak tanıtacak, onlara sahte belgelerle yardım vaadinde bulunacak, sonra da paralarını alıp kaybolacaktım.
Başta vicdan azabı duydum. Ama ilk kazandığım parayla anneme yeni bir çamaşır makinesi alınca, kendimi kahraman gibi hissettim. O günden sonra durmak istemedim. Her gün farklı bir mahalleye gidiyor, farklı bir hikaye uyduruyordum. Kimisi bana çay ikram ediyor, kimisi ise kapıyı yüzüme kapatıyordu. Ama çoğu zaman insanlar bana inanıyordu; çünkü gözlerinde umutsuzluk vardı ve ben o umutsuzluktan besleniyordum.
O gün göl kenarındaki kasabaya gittiğimde, içimde tuhaf bir huzursuzluk vardı. Sanki bir şeyler ters gidecekmiş gibi hissediyordum ama yine de geri dönmedim. Yaşlı kadının evine yaklaşırken gölün sessizliği içimi ürpertti. Kapıyı çaldığımda, içeriden gelen ayak sesleriyle birlikte kalbim hızlandı.
Kadın beni içeri davet etti. Evin içi eskiydi ama tertemizdi; duvarlarda eski aile fotoğrafları asılıydı. “Buyur evladım, otur bakalım,” dedi kadın. Adının Şerife olduğunu söyledi. Ona belediyeden geldiğimi, yaşlılara yardım için yeni bir program başlatıldığını anlattım. Kadın dikkatlice yüzüme baktı, gözlerinde sanki her yalanımı okuyormuş gibi bir bakış vardı.
“Evladım,” dedi aniden, “senin annen var mı?”
Bir an duraksadım. “Var teyzeciğim,” dedim, boğazım düğümlendi.
“Ona da böyle mi davranırsın? Onun da kapısını böyle çalar mısın?”
Sözler boğazıma düğümlendi. O an ilk defa kendimden utandım. Ama rolümü bırakmadım; çünkü başka çarem yoktu.
Kadın cüzdanını çıkardı, bana uzattı. “Al bakalım, ihtiyacın varsa al. Ama unutma; aldığın her kuruşun hesabı sorulur.” Gözlerimin içine bakarak söyledi bunu. Elim titreyerek parayı aldım ve hızla evden çıktım.
O gece göl kenarında otururken cebimdeki paraya baktım. İçimdeki boşluk daha da büyümüştü. Annemi aradım; sesini duymak istedim ama konuşamadım. Sadece ağladım.
Ertesi sabah kasabaya döndüm; içimdeki vicdan azabıyla Şerife teyzenin kapısını tekrar çaldım. Bu sefer başka bir kadın açtı kapıyı; Şerife teyzenin kızıymış. Annesinin gece kalp krizi geçirdiğini ve hastaneye kaldırıldığını söyledi.
Dün geceki konuşmamız aklıma geldi; acaba ben mi sebep olmuştum buna? İçimde tarifsiz bir suçluluk duygusu vardı. Kadına gerçeği anlatmak istedim ama dilim varmadı.
O günden sonra dolandırıcılığı bıraktım. İstanbul’a döndüm ve bir kafede garson olarak çalışmaya başladım. Her gün göl kenarındaki o evi ve Şerife teyzenin gözlerini hatırlıyorum. Aldığım parayı gizlice kasabaya gönderdim; ama biliyorum ki hiçbir para o suçluluk duygusunu silemez.
Ailemle de yüzleşmek zorunda kaldım. Anneme her şeyi anlattığımda önce ağladı, sonra sarıldı bana. “Önemli olan hatanı anlaman oğlum,” dedi, “ama unutma; insanın vicdanı en büyük mahkemesidir.” Babam ise uzun süre konuşmadı benimle; onun sessizliği her şeyden daha çok acıttı canımı.
Şimdi her sabah işe giderken kendime soruyorum: İnsan gerçekten değişebilir mi? Yaptıklarımızın bedelini ödemeden huzur bulabilir miyiz? Sizce vicdanımızla barışmak mümkün mü?