Bir Salata Kasesinde Kırılan Hayat: Gelinimle Yüzleşmem
“Hayır Elif, öyle değil! Salatalıklar böyle doğranmaz!” diye bağırdım istemsizce. Sesim mutfakta yankılandı, Elif’in elindeki bıçak bir an havada asılı kaldı. O an, yıllardır içimde biriktirdiğim sabrın incecik ipi kopmuştu sanki. Oğlum Murat’ın evliliğiyle evimize gelen bu genç kadın, her hareketiyle bana meydan okuyordu. Ben Zeynep, 62 yaşındayım ve hayatım boyunca her şeyi kontrol altında tutmaya alışmıştım. Şimdi ise, kendi mutfağımda bile yabancı gibiydim.
Elif bana döndü, gözlerinde kırgınlıkla karışık bir inat vardı. “Anne, ben böyle doğramaya alışığım. İstanbul’da hep böyle yapardık,” dedi. İstanbul… Sanki o şehirde doğmuş olmak ona ayrıcalık veriyordu. Bizim kasabamızda, Kayseri’nin kenarında, herkesin bildiği bir düzen vardı. Salatalıklar ince ince doğranır, domatesin suyu akmasın diye en sona bırakılırdı. Ama Elif’in umurunda değildi bunlar.
Oğlum Murat, Elif’le evlenmek istediğini söylediğinde, içimde bir burukluk hissetmiştim. “Anne, Elif çok iyi bir kız. Üniversite mezunu, kendi ayakları üzerinde duruyor,” demişti gururla. Ben ise oğlumun gözlerinde gördüğüm o ışığı kıskanmıştım belki de. Kendi gençliğimde hayalini bile kuramadığım özgürlüğü Elif’in yaşamasına içerlemiştim.
Düğünden sonra Murat’ın tayini çıkınca, Elif’le birlikte bizim eve taşındılar. Evdeki düzenim bozuldu; sabah kahvaltıları artık sessizdi, Elif’in kahve makinesinin sesiyle uyanıyordum. O eski bakır cezvede pişen kahvenin kokusu yoktu artık. Her şey değişmişti.
Bir akşam Murat işten geç geldi. Elif sofrayı hazırlamıştı ama pilav lapa olmuştu. “Elif, pirinci önce kavuracaksın,” dedim usulca. Gözleri doldu, başını eğdi. O an içimde bir suçluluk hissettim ama gururum izin vermedi geri adım atmaya.
Geceleri yatarken kendi kendime soruyordum: “Ben kötü bir kaynana mıyım? Yoksa evimi korumaya çalışan bir anne mi?” Annemden öğrendiğim gibi davranıyordum aslında; annem de bana böyle davranmıştı. Ama Elif farklıydı; o susmuyor, içine atmıyor, karşılık veriyordu.
Bir gün komşu Ayşe abla uğradı. “Zeynep abla, gelinin çok modern maşallah! Her şeyi biliyor gibi…” dedi alaycı bir gülümsemeyle. İçimde bir öfke kabardı; Elif’in farklılığı sadece bana değil, mahalleye de batıyordu.
Bir sabah Elif’le birlikte pazara gittik. Tezgahın başında domates seçerken satıcıya “Abla bunlar hormonlu mu?” diye sordu Elif. Adam şaşırdı, ben utandım. Biz burada öyle şeyler sormazdık; ne çıkarsa bahtımıza der geçerdik. Eve dönerken Elif bana döndü: “Anne, neden bana kızgınsın? Sadece yardım etmek istiyorum.”
O an sustum. Çünkü cevabını bilmiyordum. Belki de oğlumu paylaşmak istemiyordum; belki de yıllarca kurduğum düzenin yıkılmasından korkuyordum.
Bir akşam Murat eve geldiğinde tartışmamız büyüdü. “Anne, Elif’i rahat bırak artık! O da bu evin kadını,” dedi yüksek sesle. Oğlumun bana böyle çıkışmasına alışık değildim. Gözlerim doldu, mutfağa kaçtım.
O gece sabaha kadar uyuyamadım. Annemin bana söylediği sözler aklıma geldi: “Kızım, gelin gelince evin sahibi değişir.” O zaman anlamamıştım ama şimdi her kelimesini iliklerime kadar hissediyordum.
Ertesi gün Elif mutfakta sessizce salata yapıyordu yine. Yanına gittim, elini tuttum: “Bak kızım, ben de hata yapıyorum bazen. Alışkanlıklarımı bırakmak zor geliyor.” Gözleri doldu, sarıldık.
O günden sonra birbirimizi anlamaya çalıştık. Ben ona annemin tariflerini öğrettim; o bana yeni yemekler yaptı. Bazen tartıştık, bazen güldük ama en önemlisi birbirimize saygı duymayı öğrendik.
Şimdi düşünüyorum da… Bir salata kasesinin başında başlayan bu sessiz savaş olmasaydı, belki de birbirimizi hiç anlamayacaktık.
Sizce anneler ve gelinler neden bu kadar kolayca karşı karşıya geliyor? Yoksa asıl mesele yıllarca susan kadınların artık sesini çıkarması mı?