Kayınvalidemin Gölgesinde: Zamanın Esiri Olduğum Evde Bir Hayat
“Saat sekiz oldu, kahvaltı hazır değil mi hâlâ?” Kayınvalidemin sesi, mutfağın kapısından içeri bir bıçak gibi saplanıyor. Elimdeki çaydanlık titriyor, Emre ise salonda gazetesine gömülmüş, sanki hiçbir şey duymamış gibi davranıyor. İçimden geçenleri söylemek istiyorum ama dilim tutuluyor. “Hemen hazırlıyorum anne,” diyorum, sesim neredeyse fısıltı. O an, kendi evimde misafir gibi hissettiğim bir sabaha daha uyanmış oluyorum.
Evliliğimizin ilk aylarında Emre’yle küçük bir ev hayali kurmuştuk. Ama onun işsiz kalmasıyla, “Bir süre annemde kalalım,” dediğinde, başka çaremiz yoktu. Kayınvalidem Ayten Hanım’ın evinde her şeyin bir saati, bir kuralı vardı. Çamaşır makinesi sabah dokuzdan önce çalışmazdı; akşam yemeği tam altıda sofrada olurdu; televizyonun sesi yatsıdan sonra kısılırdı. Ben ise bu kuralların arasında nefes alamazken, Emre her şeye alışkın olduğu için hiçbir şey yokmuş gibi davranıyordu.
Bir gün, annem aradı. “Kızım, iyi misin?” dediğinde boğazım düğümlendi. “İyiyim anne,” dedim ama sesim titriyordu. Annem anladı tabii, anneler anlar. “Bak kızım, kimsenin evinde kendini ezdirme. Sen de bir insansın.” O an gözlerimden yaşlar süzüldü. Ama anneme bile tam anlatamadım yaşadıklarımı. Çünkü burada yaşadığım utancı, çaresizliği kimseye anlatmak istemedim.
Ayten Hanım’ın bana bakışları hep ölçer tartar gibiydi. Bir gün Emre iş görüşmesine gitmişti, ben de mutfağı topluyordum. Kayınvalidem içeri girdi, ellerini önünde birleştirip bana döndü: “Senin annen sana hiç ev işi öğretmemiş galiba?” dedi. O an içimde bir şeyler koptu. “Ben elimden geleni yapıyorum,” dedim ama sesim yine cılızdı. “Elinden gelen buysa daha çok yolun var,” dedi ve çıktı gitti.
O gece Emre’ye anlatmak istedim ama o yorgundu, kafası başka yerdeydi. “Annem biraz serttir ama kötü niyetli değildir,” dedi. Oysa her gün biraz daha küçüldüğümü, kendimi kaybettiğimi görmüyordu. Geceleri yastığa başımı koyduğumda sessizce ağlıyordum.
Bir akşam sofrada Ayten Hanım yine başladı: “Emre oğlum, senin gömleklerin neden bu kadar buruşuk? Eskiden ben ütülerdim, böyle olmazdı.” Emre başını eğdi, ben ise utançtan yerin dibine girdim. “Ben ütüledim anne,” dedim. “Demek ki öğrenememişsin,” dedi ve sofrada buz gibi bir sessizlik oldu.
Bir gün dayanamadım, anneme gittim. Kapıdan girer girmez boynuna sarıldım, hıçkıra hıçkıra ağladım. Annem saçımı okşadı: “Kızım, senin hayatın bu değil. Kendi evin olana kadar sabret ama kendini kaybetme.” O sözler içime işledi ama eve döndüğümde yine aynı duvarlara çarptım.
Bir sabah Ayten Hanım mutfağa girdiğinde ben pencerenin önünde çay içiyordum. “Ne o, keyif mi yapıyorsun? Evde iş bitmez,” dedi. O an içimdeki öfke kabardı ama yine sustum. Çünkü biliyordum ki en ufak bir karşı çıkışta Emre arada kalacak, evde huzur kalmayacaktı.
Bir gece Emre’yle tartıştık. “Sen neden hep annenden yanasın?” dedim. O ise “Sen de biraz anlayışlı ol,” dedi. O an anladım ki bu evde ne kadar çabalarsam çabalayayım, hep eksik kalacaktım.
Zaman geçtikçe kendimi aynada tanıyamaz oldum. Eskiden neşeli, hayalleri olan biriydim; şimdi ise gözlerimin altı mor, omuzlarım düşük, ruhum yorgundu. Her sabah yeni bir savaşa uyanıyordum; bazen sessizce isyan ediyor, bazen de içime kapanıyordum.
Bir gün Ayten Hanım hastalandı. Evde herkes panik oldu; ben de elimden geleni yaptım ama yine yaranamadım. “Senin yüzünden böyle oldum,” dedi bana bir gün yatakta yatarken. O an içimdeki son umut kırıntısı da yok oldu.
Emre sonunda iş buldu ve taşınma zamanı geldiğinde içimde garip bir boşluk vardı. Bu evde yaşadığım acılar beni değiştirmişti; artık eski ben değildim. Taşındığımız ilk gece yeni evimizde sessizce ağladım; hem özgürlüğüm için hem de kaybettiğim yıllarım için.
Şimdi bazen düşünüyorum: Saygı göstermekle kendini ezdirmek arasındaki çizgi nerede başlar? Bir kadının kendi sesi ne zaman duyulur? Siz olsanız benim yerimde ne yapardınız?