Gülümseyen Düşman: Gelinimle Sessiz Savaşım

“Anne, yine mi o eski yastıkla oturuyorsun? İnsan biraz kendine bakar!” diye bağırdı Elif, mutfağın kapısında dikilip bana küçümseyici bir bakış fırlatırken. O an, içimdeki bütün huzur paramparça oldu. O yastık, rahmetli annemden kalma; her dikişinde bir hatıra, her nakışında bir dua var. Ama Elif’in gözünde sadece eski, değersiz bir eşya. Tıpkı bana baktığı gibi.

Elif, oğlum Serkan’la evlendiğinden beri evimizin havası değişti. Başlarda çok sevinmiştim; oğlum mutlu olsun, yuvası olsun istemiştim. Ama zamanla Elif’in o pembe dudaklarının ardındaki gerçek yüzünü görmeye başladım. Gülümsemesi hep fazla parlak, sözleri fazla tatlıydı. Bir gün mutfakta bulaşık yıkarken kulağıma fısıldadığı o cümle hâlâ aklımda: “Bu evde ne kadar kalacaksınız acaba?”

İlk başta yanlış duydum sandım. Ama sonra bakışlarındaki sabırsızlığı, eşyalarıma dokunurkenki iştahı fark ettim. Her fırsatta Serkan’a, “Anne artık yaşlandı, bu evde tek başına kalamaz,” demeye başladı. Serkan ise arada kalmıştı; bir yanda annesi, bir yanda karısı. Ama ben onun gözlerinde de yavaş yavaş uzaklaşan sevgiyi gördüm.

Bir akşam sofrada Elif yine başladı: “Serkan, annene bir bak. Yalnız başına bu kadar büyük evde ne yapacak? Biz taşınsak, hem ona yakın oluruz hem de çocuklar rahat eder.”

O an kaşığımı bırakıp Elif’in gözlerinin içine baktım. “Ben hâlâ buradayım Elif. Benim hakkımda konuşurken yanımda olduğumu unutma,” dedim. O ise hiç bozuntuya vermeden pembe dudaklarını büzüp, “Tabii ki annecim, sadece senin iyiliğin için,” dedi.

Ama biliyordum; onun iyiliğimle ilgilendiği yoktu. O sadece bu evin tapusunu istiyordu. Rahmetli eşimle yıllarca dişimizden tırnağımızdan artırıp aldığımız bu ev, şimdi Elif’in gözünde bir ganimetti.

Bir gece uykum kaçtı. Salonda hafif bir ışık gördüm. Sessizce kalkıp baktım; Elif telefonda biriyle konuşuyordu. “Evet anneciğim, kayınvalidem hâlâ yaşıyor ama çok yaşlandı. Serkan’ı ikna etmeye çalışıyorum. Bu ev bizim olursa rahat edeceğiz.”

O an içimde bir şeyler koptu. Yıllarca oğlum için her şeyi göze almıştım ama şimdi kendi evimde yabancı gibi hissediyordum. Sabah olunca Serkan’a açmak istedim ama sustum. Çünkü biliyordum; oğlumun gözünde ben artık yük olmuştum.

Günler geçtikçe Elif’in baskısı arttı. Eşyalarımı karıştırmaya başladı, eski fotoğraflarıma burun kıvırdı. Bir gün annemin sandığını açarken yakaladım onu.

“Elif, ne yapıyorsun orada?”

“Temizlik yapıyorum annecim, şu eski şeyleri atsanız artık diyorum.”

Sandığın içinde annemin yazması, babamın tespihi vardı. “Bunlar benim hatıralarım,” dedim titreyen sesimle.

Elif gözlerini devirdi: “Hatıra dediğin şey insanın içinde olur annecim, eşyada değil.”

O an sandığın kapağını kapatıp odama çekildim. Gözyaşlarımı tutamadım. Bu evde her köşe başında bir anı vardı ve şimdi hepsi tehdit altındaydı.

Bir gün komşumuz Ayşe Hanım uğradı. Halimi görünce hemen anladı:

“Ne oldu Hatice abla? Yüzün solmuş.”

“İçimde bir sıkıntı var Ayşe,” dedim. “Evimin duvarları bile bana yabancı geliyor artık.”

Ayşe Hanım derin bir iç çekti: “Evlatlar büyüyünce insanın evi de küçülüyor Hatice abla. Ama sen dik dur. Bu ev senin alın terin.”

Onun sözleriyle biraz güç buldum ama Elif’in oyunları bitmedi. Bir gün Serkan işteyken yanıma gelip alaycı bir sesle sordu:

“Annecim, tapu hala senin üstünde mi?”

O an elimdeki çayı masaya bıraktım. “Evet Elif, hâlâ benim üstümde ve ölene kadar da öyle kalacak.”

Elif’in yüzü bir an için kasıldı ama hemen toparladı kendini: “Tabii ki annecim, ben sadece merak ettim.”

Ama biliyordum; o merak değil açgözlülüktü.

Bir akşam Serkan eve geldiğinde Elif yine başladı: “Serkan, annenin sağlığı iyi değil. Geçen gün neredeyse düşüyordu. Biz bu evi devralsak da ona daha iyi baksak?”

Serkan bana baktı: “Anne, gerçekten iyi misin?”

Gözlerim doldu ama belli etmemeye çalıştım: “İyiyim oğlum, merak etme.”

Ama Serkan’ın bakışlarında da şüphe vardı artık.

O gece odama çekildim ve eski yastığıma sarıldım. Annemin sesi kulağımda çınladı: “Evladım, kimseye güvenme; en yakının bile olsa.”

Ertesi gün Elif’in annesi geldi ziyarete. Sofrada laf arasında şöyle dedi:

“Hatice Hanımcığım, siz de artık yaşlandınız. Gençlere bırakın bu işleri.”

O an içimdeki öfke patladı:

“Ben yaşlandım ama aklım yerinde çok şükür! Kimseye muhtaç değilim!”

Elif ve annesi birbirlerine bakıp sırıttılar.

O günden sonra Elif bana karşı daha da soğuk davrandı. Evde adeta görünmez oldum; yemek yaparken arkamdan fısıldaşmalarını duydum, odama girerken eşyalarımı karıştırdıklarını hissettim.

Bir gece dayanamadım; Serkan’ın odasına gidip her şeyi anlattım:

“Oğlum, bu ev bizim emeğimizle alındı. Ben ölmeden kimseye devretmem! Elif’in niyetini biliyorum.”

Serkan başını öne eğdi: “Anne… Elif de haklı olabilir mi? Senin sağlığın…”

Sözünü kestim: “Ben ölmeden bu ev kimseye geçmez! Bunu bil!”

O günden sonra aramızdaki mesafe daha da büyüdü. Artık oğlumun gözlerinde de yabancıydım.

Şimdi mutfakta oturmuş eski yastığıma sarılıyorum ve düşünüyorum: Bir insan en yakınındakine nasıl bu kadar yabancılaşır? Evlat sevgisi mi ağır basmalı yoksa kendi emeğimin hakkını mı korumalıyım?

Siz olsanız ne yapardınız? Evladınız için her şeyi feda eder miydiniz yoksa kendi emeğinizin arkasında mı dururdunuz?