Evimi Verdikten Sonra Yalnız Kaldım: Bir Anne’nin Sessiz Çığlığı
“Yeter artık! Her şeyin bir sınırı var!” diye bağırdım, elimdeki telefonun ekranına bakarken. Gözlerimden yaşlar süzülüyordu, ama kimse görmüyordu. Mutfakta yalnızdım; masanın üstünde hazırladığım zeytinyağlı yaprak sarmaları, fırında pişen böreklerin kokusu, tencerede kaynayan etli nohut… Her şey hazırdı. Sadece onlar eksikti: çocuklarım, torunlarım, ailem.
Altmışıncı yaş günüm için haftalardır hazırlanıyordum. Her detayı düşünmüştüm; menüyü defalarca gözden geçirmiş, alışveriş listemi titizlikle hazırlamıştım. Hatta torunum Ece’nin en sevdiği çilekli pastayı bile kendi ellerimle yapmıştım. Oysa şimdi, mutfakta yankılanan tek ses, kalbimin kırık atışlarıydı.
Telefonumun ekranında oğlum Murat’ın mesajı parlıyordu: “Anneciğim, çok işim var, gelemeyeceğiz. Zeynep de hasta.” Kızım Elif ise aramıştı: “Anne, bu hafta sonu çocukların kursu var, yetişemeyiz. Senin için başka bir gün buluşalım mı?”
Başımı ellerimin arasına aldım. İçimde bir öfke ve hüzün dalgası kabardı. Onlara yıllarımı verdim; uykusuz gecelerimi, gençliğimi… Sonra evimi de verdim. “Başınız dik olsun, bir eviniz olsun,” dedim. Tapuyu Murat’la Elif’in üstüne geçirdim. “Benim için önemli olan sizin huzurunuz,” dedim. Şimdi ise altmışıncı yaş günümde yalnız kalmıştım.
Kapıdan içeriye bir tek komşum Ayşe Hanım uğradı. “Ayşe abla, çocuklar gelmedi mi?” diye sordu şaşkınlıkla. Gözlerimi kaçırdım, “Yoğunlarmış,” dedim kısık sesle. O an içimde bir şeyler koptu. Ayşe Hanım bana sarıldı, “Sen iyi bir annesin, onlar kıymetini bilmiyor,” dedi. Ama bu teselli yetmedi.
Gece olunca sofrayı tek başıma kurdum. Tabakları dizdim, her biri için birer peçete koydum. Sanki birazdan kapı açılacak ve hepsi içeri dolacakmış gibi… Ama gelen olmadı. Televizyonun sesiyle sessizliği bastırmaya çalıştım. Bir ara Murat’ı aramayı düşündüm ama gururum engel oldu.
Ertesi sabah Elif aradı: “Anneciğim, dün çok yorgundum, kusura bakma.” Sesi uzaktan geliyordu; sanki başka bir dünyadaydı. “Önemli değil kızım,” dedim ama sesim titredi.
Bir hafta sonra Murat uğradı. Yanında eşi Derya vardı. Derya kapıdan girer girmez göz ucuyla evi süzdü; sanki artık burası ona aitmiş gibi. Murat ise hemen konuya girdi: “Anne, tapu işlerinde bir sıkıntı olmuş galiba, tekrar bakmamız lazım.” İçimdeki öfke yeniden kabardı.
“Ev sizin oldu ya, daha ne istiyorsunuz?” dedim gözlerinin içine bakarak. Murat başını eğdi, Derya ise dudak büktü.
O an anladım ki; ben onlara sadece evimi değil, kendimi de vermişim. Şimdi ise bana kalan sadece yalnızlık ve kırgınlık olmuştu.
Bir gün Elif’le tartıştık. “Anne, sen de çok alıngansın! Herkesin işi gücü var,” dedi bana. “Ben de insanım Elif! Benim de duygularım var!” diye bağırdım ilk defa. O an Elif’in gözleri doldu ama hiçbir şey söylemedi.
Geceleri uyuyamaz oldum. Geçmişi düşündüm; Murat’ın ilk adımlarını, Elif’in okuldan ağlayarak gelişini… O zamanlar her şeyim onlardı. Şimdi ise onlar için ben sadece bir yük müydüm?
Bir gün Ayşe Hanım’la çay içerken içimi döktüm: “Ben neyi yanlış yaptım Ayşe? Neden çocuklarım bana bu kadar uzak?” Ayşe Hanım derin bir nefes aldı: “Sen onları çok sevdin abla… Belki de fazla sevdin.”
O gece eski fotoğraflara baktım; Murat’ın sünnet düğünü, Elif’in mezuniyeti… Her karede ben vardım; gülümseyen, destek olan, koruyan… Şimdi ise o karelerin dışında kalmış gibiydim.
Bir gün torunum Ece aradı: “Babaanne, seni özledim!” O an içimde bir umut ışığı yandı. “Gel kızım, sana kek yaparım,” dedim heyecanla. Ece geldiğinde ona sarıldım; o küçücük kollar bana dünyaları verdi.
Ama Ece gittikten sonra yine yalnız kaldım. O an anladım ki; hayat sadece vermekle olmuyormuş. Bazen insan kendisi için de yaşamalıymış.
Şimdi soruyorum size: Bir anne ne kadar fedakarlık yapmalı? Sevgiyle verdiğimiz her şeyin karşılığında yalnızlık mı olmalı? Siz olsanız ne yapardınız?