Yakınlarda Aile Varken Yalnızlık: Annemler Yanımda Ama Yine de Bir Bakıcıya İhtiyacım Var

“Anne, ne olur bu akşam iki saatliğine Ela’ya bakabilir misin? Sadece biraz nefes almak istiyorum, biliyorsun, son zamanlarda çok yoruldum.”

Annemin telefondaki sesi soğuk ve mesafeli: “Ayşe’ciğim, babanla misafirimiz var, sonra da dizi izliyoruz. Yarın sabah uğra istersen.”

Telefonu kapatırken ellerim titriyor. Evin içinde yankılanan sessizlik, sanki duvarları üstüme yıkıyor. Eşim Emre mutfakta bulaşıkları yıkıyor, göz göze gelmemek için başını eğmiş. O da biliyor; ailemle aramdaki bu görünmez mesafe, evimizin havasını ağırlaştırıyor. Birlikte üniversiteyi bitirip bu küçük Anadolu şehrine döndüğümüzde, ailemizin yakınında olmanın bize güç vereceğini sanmıştık. Oysa şimdi, onlara birkaç sokak ötede olmama rağmen kendimi hiç bu kadar yalnız hissetmemiştim.

Ela henüz iki yaşında. Gece uykuları hâlâ düzensiz, gündüzleri ise sürekli ilgi istiyor. Emre sabahları işe gidiyor, ben ise evdeyim; iş bulmak için başvurduğum yerlerden ya yanıt gelmiyor ya da “çocuğunuz küçük, zorlanırsınız” diyorlar. Annemler ise emekliliklerinin tadını çıkarıyorlar; sabah yürüyüşleri, akşam dizileri, hafta sonu komşu ziyaretleri… Torun sevgisiyle yanıp tutuşan o klasik Türk ailelerinden biri olamadılar. Bazen düşünüyorum; acaba ben mi çok şey bekliyorum?

Bir gün Emre eve geldiğinde gözlerim dolu dolu ona bakıyorum: “Bir bakıcı bulmamız lazım. Annemler artık yardım etmiyor.”

Emre iç çekiyor: “Ayşe, biliyorum zor. Ama bakıcıya verecek paramız yok ki… Belki biraz daha idare edebiliriz?”

O an içimde bir şeyler kırılıyor. Sanki herkes bana ‘sabret’ diyor ama kimse nasıl sabredeceğimi anlatmıyor. Akşam Ela’yı uyuturken pencereden dışarı bakıyorum; annemlerin ışıkları yanıyor. Orada, birkaç adım ötede, kendi hayatlarını yaşıyorlar. Ben ise burada, dört duvar arasında sıkışmışım.

Bir gün cesaretimi toplayıp annemle yüz yüze konuşmaya karar veriyorum. Onların evine gittiğimde annem mutfakta çay koyuyor, babam televizyonun karşısında gazete okuyor. “Anne,” diyorum, “Gerçekten çok yoruldum. Biraz yardımına ihtiyacım var.”

Annem bana dönüp hafifçe gülümsüyor: “Ayşe’ciğim, biz de gençken çocuk büyüttük. Herkes kendi çocuğuna bakmalı. Sen de güçlenirsin böylece.”

O an içimde bir öfke kabarıyor ama kelimeler boğazıma düğümleniyor. Babam ise hiç karışmıyor; sanki bu mesele sadece kadınlar arasında konuşulacak bir şeymiş gibi.

Eve dönerken gözyaşlarımı tutamıyorum. Emre’ye anlatınca o da üzülüyor ama yapacak bir şey yokmuş gibi omuz silkiyor. O gece uzun uzun düşünüyorum: Bizim ailemiz neden böyle? Komşumuz Fatma teyze torununa bakmak için kızının evine taşındı; annem ise bana iki saatini bile ayıramıyor.

Bir gün Ela ateşleniyor. Gece boyunca başında bekliyorum, sabaha karşı Emre’yi işe gönderiyorum ama gözüm korkuyor; hastaneye tek başıma gitmekten çekiniyorum. Annemi arıyorum yine: “Anne, Ela çok hasta, hastaneye götürmem lazım. Yanımda olur musun?”

Annemin sesi yine uzak: “Ayşe’ciğim, sabah yürüyüşüne çıkacaktık babanla… Ama istersen babanı gönderirim.”

O an anlıyorum ki; annem bana değil, kendi düzenine öncelik veriyor. Babam ise hastanede yanımda otururken sessizce gazetesini okuyor; Ela’nın ateşiyle ilgili tek bir soru bile sormuyor.

Hastaneden döndüğümüzde Emre işten geliyor ve bana sarılıyor: “Ayşe, belki de başka bir yol bulmalıyız.”

O akşam internette bakıcı ilanlarına bakıyorum. Herkes güvenilir referans soruyor; ben ise kimseyi tanımıyorum. Bir yandan da içimden bir ses bağırıyor: “Ailen varken neden yabancıya muhtaç oluyorsun?” Ama başka çarem yok.

Bir gün komşumuz Zeynep abla kapımı çalıyor: “Ayşe, seni çok yorgun gördüm kızım. İstersen arada Ela’yı bana bırakabilirsin.”

O an gözlerim doluyor; annemden göremediğim şefkati komşumdan buluyorum. Zeynep abla birkaç kez Ela’ya bakıyor; ben de o kısa aralarda kendime geliyorum. Ama içimdeki yara kapanmıyor.

Bir akşam Emre’yle tartışıyoruz:

“Senin ailen de benimkiler de umursamıyor! Hep biz yalnızız!” diyor Emre öfkeyle.

“Ben elimden geleni yapıyorum! Annemler yardım etmiyor diye suçlu muyum?” diye bağırıyorum.

O gece birbirimize sırtımızı dönüp yatıyoruz. Sabah olduğunda Ela’nın sesiyle uyanıyoruz; o masum gülüşüyle her şeyi unutturuyor ama içimdeki yalnızlık geçmiyor.

Bir gün annem arıyor: “Ayşe’ciğim, komşularla kahve içeceğiz, Ela’yı getir de oynasınlar.”

İçimden ‘Şimdi mi aklına geldi?’ demek geliyor ama susuyorum. Ela’yı alıp gidiyorum; annem torununu öpüp kokluyor ama ben orada fazlalık gibi hissediyorum kendimi.

Akşam eve dönerken Emre’ye soruyorum: “Sence biz de büyüyünce böyle mi olacağız? Kendi çocuklarımızı yalnız mı bırakacağız?”

Emre cevap vermiyor; sadece elimi sıkıca tutuyor.

Şimdi burada size yazarken hâlâ kafamda aynı soru dönüp duruyor: Aile dediğimiz şey gerçekten kan bağı mı? Yoksa insanın yanında olanlar mı gerçek ailesi oluyor? Siz olsanız ne yapardınız?