Kaynanam Eve Taşındığında: Bir Ailenin Sessiz Savaşı

“Yeter artık, Hatice Hanım! Bu evde biraz da benim sözüm geçsin!” diye bağırdığımda, sesim mutfağın fayanslarında yankılandı. O an, kendi sesimden bile korktum. Eşim Mehmet, salondan başını uzatıp şaşkın gözlerle bana baktı. Kaynanam ise elindeki çay bardağını masaya öyle bir bıraktı ki, bardak neredeyse çatlayacaktı.

Beş yıl önce, Mehmet’le birlikte büyük umutlarla bu evi almıştık. İkimiz de çalışıyorduk, borçlarımız vardı ama mutluyduk. Her akşam işten döndüğümüzde birbirimize sarılır, küçük mutfağımızda yemek yapar, hayaller kurardık. Ama geçen kış, kaynanam Hatice Hanım’ın kalp rahatsızlığı geçirdiğini öğrenince işler değişti. Mehmet, “Annem yalnız kalamaz, bir süre bizde kalsın,” dediğinde içimde bir huzursuzluk hissettim. Ama ne diyebilirdim ki? Sonuçta o da annesiydi.

İlk günler idare ettim. Hatice Hanım’ın elinden tutup hastaneye götürdüm, ilaçlarını saatinde verdim. Ama iyileştikçe eski hâline döndü; evin her köşesine karışmaya başladı. Sabahları mutfağa indiğimde kahvaltı çoktan hazırlanmış olurdu ama her şey onun istediği gibiydi: Zeytinler çekirdeksiz, peynir tuzsuz, çay ise demli değil açık. Benim sevdiğim hiçbir şey yoktu sofrada. Bir gün dayanamayıp, “Anneciğim, biraz da benim sevdiğim şeyleri koysak sofraya?” dedim. Yüzüme öyle bir baktı ki, sanki en büyük saygısızlığı ben yapmışım gibi.

Mehmet ise arada kalmıştı. Akşamları işten yorgun dönerdi, annesiyle benim aramdaki gerginliği hissetmemek için televizyonun sesini açardı. Bir gece yatakta ona, “Mehmet, bu böyle gitmez,” dedim. O ise gözlerini kaçırarak, “Biraz sabret, annem toparlanınca kendi evine döner,” dedi. Ama haftalar geçti, aylar geçti; Hatice Hanım gitmedi.

Bir sabah işe geç kalmıştım. Koşarak banyoya girdim; havlular yer değiştirmişti. Saç kurutma makinem yoktu. “Anne! Saç kurutma makinem nerede?” diye seslendim. “Kızım, o kadar gürültü yapıyor ki sabah sabah! Dolaba kaldırdım,” dedi. O an içimde bir şeyler koptu. Kendi evimde eşyalarımın yerini bile bilmiyordum artık.

Akşamları yemek masasında sessiz bir savaş başlardı. Ben makarna yapmak isterdim, o ise illa ki bulgur pilavı isterdi. Mehmet ise ikimizin arasında kalır, “Ne fark eder ki?” derdi. Ama fark ediyordu! Çünkü bu evde artık hiçbir şey bana ait değildi.

Bir gün işten eve döndüğümde annemin aradığını gördüm. Telefonda ağlıyordu: “Kızım, iyi misin? Sesin hiç çıkmıyor.” O an anladım ki, ben bu evde yavaş yavaş kayboluyordum. Kendi anneme bile derdimi anlatamıyordum.

Bir akşam Hatice Hanım’la mutfakta yalnız kaldık. Bulaşıkları yıkarken bana döndü: “Sen bu evi sahiplenmeye çalışıyorsun ama unutma, burası oğlumun evi.” O cümle içime saplandı. O gece sabaha kadar ağladım.

Mehmet’e defalarca anlattım hissettiklerimi ama o hep kaçtı: “Annem yaşlı, hasta; biraz anlayışlı ol.” Peki ya ben? Benim anlayışımı kim düşünecekti?

Bir gün işten eve erken geldim. Kapıyı açtığımda Hatice Hanım komşu Ayşe Teyze’yle oturmuş, benim hakkımda konuşuyordu: “Hiçbir şeyi beceremiyor bu kız! Oğlum olmasa aç kalır vallahi.” O an içeri girdim ve göz göze geldik. Hiçbir şey söylemedim ama içimdeki öfke büyüdü.

O gece Mehmet’le büyük bir kavga ettik. “Ben bu evde nefes alamıyorum artık!” diye bağırdım. O ise sessizce odadan çıktı. Ertesi sabah işe giderken bana bakmadı bile.

Bir hafta boyunca konuşmadık. Evde soğuk bir hava vardı. Hatice Hanım ise sanki zafer kazanmış gibi davranıyordu.

Bir akşam annem aradı ve “Gel biraz bizde kal,” dedi. Bavulumu topladım ve anneme gittim. O gece ilk defa rahat uyudum.

İki gün sonra Mehmet aradı: “Dön lütfen… Annemle konuştum, biraz daha anlayışlı olmaya çalışacak.” Döndüm ama hiçbir şey değişmedi.

Aylar geçti; ben her gün biraz daha içine kapandım. İşte de mutsuzdum artık; arkadaşlarım ne olduğunu sorunca geçiştiriyordum.

Bir gün hastalandım; ateşim çıktı, yataktan kalkamadım. Hatice Hanım kapımı açıp şöyle dedi: “Kalk da evi topla biraz!” O an dayanamadım; ağlamaya başladım.

Mehmet o gece eve geldiğinde beni ağlarken buldu. İlk kez gerçekten gördü halimi. “Ne yapmamı istiyorsun?” dedi çaresizce.

“Ya annen ya ben,” dedim titreyen sesimle.

O gece Mehmet annesiyle konuştuğunu söyledi ama Hatice Hanım gitmek istemedi. “Ben oğlumun yanındayım; sen gidersen git!” dedi bana.

O an kararımı verdim: Kendi mutluluğum için gitmeliydim.

Şimdi annemin evindeyim; boşanma sürecindeyiz. Hâlâ geceleri uyanıp kendi evimi düşünüyorum ama biliyorum ki orası bana ait değildi.

Bazen düşünüyorum: Bir kadının kendi evinde yabancılaşması ne kadar acı… Siz olsaydınız ne yapardınız? Kendi mutluluğunuz için savaşır mıydınız yoksa susar mıydınız?