Kızlarım İçin Her Şeyi Feda Ettim, Şimdi Onların Sessizliğiyle Yaşıyorum

“Anne, yine mi aradın? Çok yoğunum, sonra konuşalım.”

Telefonun ucunda Elif’in sesi buz gibi. O an, içimde bir şeylerin kırıldığını hissediyorum. Oysa ben, yıllarımı kızlarım için harcadım. Onların bir damla gözyaşı dökmemesi için, rahmetli eşim Hasan’la birlikte, kendi hayatımızdan vazgeçtik. Şimdi ise, Elif’in ve küçük kızım Zeynep’in bana ayıracak bir dakikası bile yok.

Hasan’ı kaybedeli üç yıl oldu. O günden beri evin sessizliği daha da ağırlaştı. Oysa eskiden bu ev ne kadar canlıydı! Elif’in piyano çalışmaları, Zeynep’in odasında yüksek sesle şarkı söylemesi… Şimdi ise sadece duvar saatinin tik takları var.

Bir sabah, mutfakta çayımı karıştırırken, annemin bana yıllar önce söylediği sözler aklıma geliyor: “Kızım, çocuklar büyüyünce herkes kendi yoluna gider. Sen yine de kalbini geniş tut.” O zamanlar annemi anlamazdım. Şimdi ise her kelimesi içime işliyor.

Hasan’la evlendiğimizde cebimizde beş kuruş yoktu. O, belediyede şoförlük yapıyordu; ben ise evlere temizliğe gidiyordum. Elif doğduğunda, ona yeni bir beşik almak için iki ay boyunca akşamları apartman merdivenlerini silmiştim. Zeynep’in okul masrafları için bileziklerimi bozdurmuştum. Hasan bazen eve yorgun argın gelir, “Bir gün kızlarımız büyüyecek, bizimle gurur duyacaklar,” derdi. Ben de ona inanırdım.

Kızlarımızı okutmak için her şeyimizi verdik. Elif tıp fakültesini kazandığında, Hasan sevinçten ağlamıştı. Zeynep mimar oldu; ilk projesini bana gösterdiğinde gözlerim dolmuştu. Ama şimdi… Şimdi Elif İstanbul’da bir hastanede çalışıyor, Zeynep ise Ankara’da büyük bir şirkette. İkisi de kendi hayatlarının peşinde.

Geçen ay doğum günümde Elif aradı, “Anne, seni çok seviyorum ama bu hafta çok yoğunum, kutlayamayacağım,” dedi. Zeynep ise WhatsApp’tan bir çiçek gönderdi. Oysa ben o gün sabah erkenden kalkıp onların en sevdiği kekten yapmıştım. Belki gelirler diye… Ama kapı hiç çalmadı.

Komşum Ayşe Hanım uğradı o gün. “Kızlar gelmedi mi?” diye sordu. Gözlerim doldu, “İşleri varmış,” dedim. Ayşe Hanım başını salladı: “Bizim zamanımızda anneye saygı başkaydı,” dedi. Haklıydı belki de… Ama zaman mı değişti, yoksa biz mi yanlış yaptık?

Bir akşam Elif’i tekrar aradım. “Kızım, sesini duymak istedim,” dedim. Sesi yorgundu: “Anne, toplantıdayım, sonra ararım.” O ‘sonra’ hiç gelmedi. Zeynep’e mesaj attım: “Kızım, iyi misin?” Cevap üç gün sonra geldi: “İyiyim anneciğim, çok yoğunum.”

Bazen düşünüyorum da… Acaba onları çok mu serbest bıraktık? Her istediklerini yaptık, her düştüklerinde hemen kaldırdık. Belki de hayatın zorluklarını yeterince göstermedik onlara. Hasan’la birbirimize bakıp “Bizim çocuklarımız asla bizi yalnız bırakmaz,” derdik. Şimdi ise ikimizden geriye sadece ben kaldım ve bu koca evde yalnızlığımı dinliyorum.

Geçen hafta mahalledeki camide mevlit vardı. Herkes çocuklarıyla gelmişti. Ben tek başıma otururken, yanımdaki kadın bana döndü: “Kızınız yok mu?” dedi. Boğazım düğümlendi: “İkisi de şehir dışında,” dedim. Kadın başını salladı: “Allah sağlık versin,” dedi ama gözlerinde bir acıma vardı sanki.

Bir gece rüyamda Hasan’ı gördüm. Bana gülümsüyordu: “Üzülme Fatma,” dedi, “Onlar seni seviyor ama hayat çok hızlı akıyor.” Uyandığımda gözlerim yaş içindeydi. Acaba Hasan haklı mıydı? Yoksa ben mi fazla duygusal davranıyordum?

Bir gün cesaretimi topladım ve Elif’e uzun bir mesaj yazdım: “Kızım, seni çok özlüyorum. Sadece sesini duymak istiyorum. Biliyorum hayatın yoğun ama anneni unutma.” Cevap kısa geldi: “Anneciğim seni seviyorum ama işlerim bitmiyor.”

Zeynep’le görüntülü konuşmak istedim. Aradığımda ekranda sadece tavanı gördüm; o sırada bilgisayar başında çalışıyordu. “Anneciğim, sunumum var, sonra konuşalım mı?” dedi.

Bazen pencereden dışarı bakıyorum; sokakta oynayan çocukları izliyorum. Anneleri onları çağırıyor, çocuklar koşarak gidiyor annelerinin yanına… İçimde bir sızı oluyor. Ben de kızlarımı böyle çağırırdım küçükken; şimdi ise onlar benden uzaklara koştular.

Bir gün Elif’in çocukluk arkadaşının annesiyle karşılaştım pazarda. “Elif’i televizyonda gördüm geçen gün,” dedi gururla. Gülümsedim ama içim burkuldu: Ben de onunla gurur duyuyorum ama keşke biraz da bana vakit ayırsa…

Akşamları eski fotoğraflara bakıyorum; Elif’in mezuniyet töreni, Zeynep’in ilk doğum günü… Her karede mutluluk var ama şimdi o karelerin içinde sadece ben kaldım.

Bir gün cesaretimi toplayıp Elif’e şunu sordum: “Kızım, ben sana iyi bir anne olabildim mi?” Bir süre sessizlik oldu telefonda; sonra Elif’in sesi titreyerek geldi: “Tabii ki anne… Sen en iyisisin.” Ama yine de aramızdaki mesafe hiç azalmadı.

Zeynep geçenlerde kısa bir mesaj attı: “Anneciğim, seni özledim.” O mesajı defalarca okudum; belki de en çok buna ihtiyacım vardı.

Şimdi düşünüyorum da… Biz anneler bazen çocuklarımız için kendimizi unutuyoruz. Onların iyiliği için her şeyi yapıyoruz ama sonunda elimizde kalan sadece sessizlik oluyor.

Acaba gerçekten yanlış mı yaptık? Kendi hayatımızdan vazgeçmekle onlara iyilik mi ettik yoksa onları bize yabancılaştırdık mı? Sizce annelik böyle bir yalnızlık mı olmalı?