Kapının Ardındaki Sessizlik: Bir Yalnızlığın Hikâyesi
“Anne, ne olur gitme!” diye fısıldadım, annemin soğuyan elini avuçlarımda sımsıkı tutarken. O an, zaman durmuştu. Hastane odasının beyaz duvarları, üzerime üzerime geliyordu. Annemin gözleri çoktan kapanmıştı ama ben hâlâ onun nefes almasını bekliyordum. O günden sonra hayatımda hiçbir şey eskisi gibi olmadı.
Adım Gülseren. Kırk sekiz yaşındayım ve İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde, eski bir apartman dairesinde yaşıyorum. Annem benim her şeyimdi. Babamı küçükken kaybetmiştik; annemle birbirimize tutunarak büyüdük. O gittiğinden beri evdeki her şey eksik, her şey yarım. Bir de Mrucuk vardı; on beş yıl boyunca bana arkadaşlık eden, annemin ölümünden sonra tek tesellim olan sarman kedim. Geçen ay o da sessizce gitti. Şimdi evdeki tek ses, duvar saatinin tik takları.
Her sabah aynı rutine uyanıyorum: Gözlerimi açar açmaz annemin sesini duymayı umuyorum ama sadece sessizlik var. Mutfağa gidip iki kişilik çay demliyorum, sonra fark ediyorum ki artık kimseyle paylaşacak çayım yok. İşe gitmek için hazırlanırken Mrucuk’un mama kabını boş buluyorum; içim sızlıyor. Onun patileriyle yere vurduğu minik sesler bile ne kadar değerliymiş…
İş yerinde de durum farklı değil. Bir devlet dairesinde memur olarak çalışıyorum; masamda yığılı dosyalar, bilgisayar ekranında donmuş bir tablo gibi hayatım. Arkadaşlarımın çoğu evli, çocuklu; öğle aralarında çocuklarının okulundan, eşlerinin işinden konuşuyorlar. Ben ise sessizce yemeğimi yiyip pencereden dışarı bakıyorum. Bazen biri “Gülseren abla, iyi misin?” diye soruyor ama cevabımı beklemeden yanımdan ayrılıyorlar. Kimse gerçekten yalnızlığımı anlamıyor.
Bir akşam işten eve dönerken apartmanın girişinde komşum Ayşe Hanım’la karşılaştım. “Kızım, çok solgunsun, gel bir kahve içelim,” dedi. İçimden istemesem de reddedemedim; çünkü insan bazen en çok istemediği şeye en çok ihtiyaç duyar ya… Ayşe Hanım’ın evinde eski radyodan Türk sanat müziği çalıyordu. “Bak Gülseren, hayat devam ediyor,” dedi bana bakarak. “Sen daha gençsin, kendine yeni bir yol bulmalısın.”
O gece eve döndüğümde Ayşe Hanım’ın sözleri kulağımda çınladı. Gerçekten de hayat devam ediyor muydu? Yoksa ben sadece nefes alıp veriyor muydum? Annemin eski sandığını açtım; içinden çocukluk fotoğraflarım, annemin bana yazdığı kısa notlar çıktı. Bir notta şöyle yazıyordu: “Kızım, hayat bazen çok zor gelir ama unutma, mutluluk bir gün kapını çalar.” O an gözyaşlarımı tutamadım.
Ertesi gün iş çıkışı eve gitmek yerine sahile indim. Martılar gökyüzünde çığlık çığlığa uçuyordu; insanlar yürüyüş yapıyor, çocuklar dondurma yalıyorlardı. Ben ise bankta oturup onları izledim. Yanıma yaşlı bir amca oturdu. “Kızım, neden bu kadar üzgünsün?” diye sordu. İçimdeki yükü ilk kez bir yabancıya anlattım: Annemi ve kedimi kaybettiğimi, hayatta tek başıma kaldığımı… Amca başını salladı: “Yalnızlık zor ama bazen yeni başlangıçların anahtarıdır,” dedi ve ekledi: “Ben de eşimi kaybettim; şimdi her gün sahile gelip insanları izliyorum, bazen biriyle sohbet ediyorum. Hayat böyle işte.”
O gece eve döndüğümde ilk kez penceremi açtım ve İstanbul’un gece ışıklarını izledim. Belki de ben de yeni bir başlangıç yapmalıydım… Ama nasıl? Hangi cesaretle?
Bir hafta sonra Ayşe Hanım kapımı çaldı: “Gülseren, mahalledeki kadınlar derneğine katılmak ister misin? Hem yeni insanlarla tanışırsın hem de kafan dağılır.” Önce çekindim ama sonra kabul ettim. İlk toplantıya gittiğimde herkes birbirini tanıyordu; ben ise yabancıydım. Ama zamanla sohbetlere katıldım, dertlerimizi paylaştık. Orada öğrendim ki herkesin bir acısı varmış; kimisi eşini kaybetmiş, kimisi çocuğunu… Yalnız olmadığımı fark ettim.
Bir gün dernekteki kadınlardan biri bana “Senin gibi iyi kalpli birine sokakta bulduğum yavru kediyi emanet edebilir miyim?” diye sordu. Önce korktum; tekrar bir canlıya bağlanıp onu kaybetmekten… Ama sonra o minik kedinin gözlerindeki umudu gördüm ve kabul ettim.
Şimdi evimde minik bir patinin sesi var yine. Her sabah uyanınca bana miyavlayarak günaydın diyor; akşamları kucağıma kıvrılıp uyuyor. Annemin sandığından çıkan notu başucuma koydum: “Mutluluk bir gün kapını çalar.” Belki de o gün bugün…
Ama hâlâ geceleri pencereden dışarı bakarken kendime soruyorum: Acaba gerçekten yeniden mutlu olabilecek miyim? Yalnızlıkla baş etmeyi öğrenmek mi gerekiyor yoksa insanın hayatına yeni umutlar mı eklemesi? Siz olsanız ne yapardınız?