Dört Yıllık Sessizliğin Ardından: Bir Kadının Kendi Hayatını Geri Alış Hikayesi
“Yeter artık, Emre! Ben de insanım, ben de yoruluyorum!” diye bağırdım, sesim titreyerek. O an, mutfakta bulaşıkların arasında ellerim sabunlu, gözlerim dolu dolu, bir anlığına kendimi dışarıdan izledim. Dört yıl önce, beyaz gelinliğimle annemin gözyaşları arasında evden çıkarken, kimse bana bu kadar yalnız kalacağımı söylememişti. O zamanlar Emre bana umut gibi gelmişti; şimdi ise omuzlarımda bir yük.
Emre, benden sekiz yaş büyük. İlk başlarda olgunluğuna hayran kalmıştım. Ama zaman geçtikçe o olgunluk yerini umursamazlığa bıraktı. İş bulmak için çaba göstermedi, “Zaten senin işin var, ne gerek var iki maaşa?” dedi hep. Ben ise sabahları Mecidiyeköy’deki muhasebe ofisine koşturup akşam eve yorgun argın dönerken, onu ya bilgisayar başında oyun oynarken ya da televizyon karşısında uyuklarken buluyordum.
Bir gün annem aradı: “Kızım, Emre iş buldu mu?”
“Anne, bulamadı. Ama bakıyor işlere…” dedim yalan söyleyerek. Annem derin bir iç çekti: “Kızım, senin de bir ömrün var. Her şeyi sırtlanmak zorunda değilsin.”
O an annemin sesiyle içimde bir şeyler kırıldı. O gece Emre’ye sordum: “Neden çalışmıyorsun? Neden bana yardım etmiyorsun?”
Gözlerini kaçırdı: “Sen zaten iyi kazanıyorsun. Hem ben iş bulsam da bu maaşlarla ne olacak ki?”
İşte o cümleyle içimdeki umut tamamen söndü. O günden sonra her şey daha da zorlaştı. Kira, faturalar, market alışverişi… Her ay sonu cebimde kalan son parayla markette kasada beklerken ellerim titrerdi. Bir keresinde kartım yetersiz bakiye verdiğinde arkamdaki yaşlı kadın bana acıyarak bakmıştı. O bakış hâlâ aklımda.
Bir akşam eve döndüğümde Emre’nin annesiyle konuştuğunu duydum:
“Anne, Zeynep çalışıyor ya… Ben de biraz dinleneyim dedim.”
Kendi annesine bile adımı yanlış söylemişti! O an içimdeki öfke kabardı. O gece yatağa girdiğimde gözyaşlarımı yastığıma akıttım. “Ben ne zaman bu kadar değersiz oldum?” diye sordum kendime.
Ailemle aram da bozuldu zamanla. Babam bir gün telefonda “Kızım, bu adam seni mutlu etmiyor. Boşanmayı hiç düşündün mü?” dediğinde, içimdeki korku ve utanç birbirine karıştı. Boşanmak… Türkiye’de hâlâ kadınların kolayca göze alamadığı bir şeydi. Hele ki ailemde ilk olacaktım.
Ama artık dayanacak gücüm kalmamıştı. Bir sabah Emre’ye kahvaltı hazırlarken yumurtaları tavaya kırdım ve birden “Ben artık böyle yaşamak istemiyorum,” dedim sessizce.
Emre şaşkınlıkla baktı: “Ne demek istiyorsun?”
“Yoruldum Emre. Her şeyi tek başıma taşımaktan yoruldum. Seninle konuşmak istiyorum ama hep kaçıyorsun.”
Emre başını önüne eğdi: “Biliyorum, haklısın… Ama ben de kendimi işe yaramaz hissediyorum.”
İlk defa böyle bir itiraf duydum ondan. Ama bu itiraf bile içimdeki boşluğu doldurmadı. Çünkü yıllardır beklediğim desteği hiç görememiştim.
O gün işyerinde öğle arasında tuvalete kapanıp ağladım. Aynada kendime baktım: Gözlerimin altı mor, saçlarım dağılmış… “Bu ben miyim?” dedim sessizce.
Akşam eve döndüğümde Emre yine bilgisayar başındaydı. Yanına gittim:
“Emre, ben boşanmak istiyorum.”
Bir anda yüzü bembeyaz oldu: “Şaka yapıyorsun sanmıştım…”
“Hayır, şaka değil. Artık kendimi kaybettim bu evde.”
O gece bavulumu topladım. Annemi aradım: “Anne, geliyorum.”
Annem telefonda ağladı: “Kızım, geç bile kaldın.”
Evden çıkarken Emre kapıda durdu: “Beni affedebilecek misin?”
Gözlerine baktım: “Belki bir gün kendini affedersin.”
O gece annemin evinde eski odamda uyuyamadım. Tavanı izlerken düşündüm: “Toplum ne der? Akrabalar ne der? İşyerinde insanlar ne düşünür?” Ama sonra kendi sesimi duydum: “Ben ne istiyorum?”
Ertesi sabah annem kahvaltıda elimi tuttu: “Kızım, hayat senin hayatın. Kimse senin yerine yaşamıyor.”
O gün ilk defa özgür hissettim. Korkularım hâlâ vardı ama artık kendi yolumu çizmek istiyordum.
Şimdi size soruyorum: Siz hiç kendi hayatınızı başkalarının beklentileri uğruna feda ettiniz mi? Kendi sesinizi bulmak için nelerden vazgeçtiniz?