Kaybolan Umutlar: Bir Annenin Sessiz Çığlığı
“Anne, herkesin yeni ayakkabısı var. Benimkiler delik deşik oldu!”
Oğlum Efe’nin sesi, mutfağın soğuk duvarlarında yankılandı. Elimdeki çay bardağı titredi; içimdeki suçluluk, yağmurlu İstanbul sabahının kasvetine karıştı. Cebimde sadece iki yüz lira vardı ve maaşıma daha bir hafta vardı. Efe’nin gözlerinde, bana yöneltilmiş sessiz bir isyan gördüm. O an, anneliğin ne kadar ağır bir yük olduğunu bir kez daha hissettim.
“Efe, bak oğlum… Şimdi alamayız ama maaşımı alınca söz, sana en güzelinden alacağım,” dedim, sesim çatallandı. O ise başını öne eğdi, dudaklarını büzdü. “Hep aynı şey anne,” diye mırıldandı ve odasına çekildi. Kapıyı kapatırken çıkan ses, içimdeki umutların üzerine bir mezar taşı gibi düştü.
Bir an için pencereye yaslandım. Yağmur damlaları camdan aşağı süzülürken, ben de gözyaşlarımı tutmaya çalıştım. Kocam Murat üç yıl önce bizi terk ettiğinde, ailem bana “Boşanmış kadın olmanın zorluklarını göreceksin” demişti. Haklı çıktılar. Annem hâlâ arada bir arar, “Keşke sabretseydin kızım, çocuk babasız büyür mü?” der. Babam ise konuşmaz bile; sanki ben yokmuşum gibi davranır.
İstanbul’da tek başıma ayakta kalmaya çalışmak, her gün yeni bir savaş demekti. Sabahları Efe’yi okula bırakıp, ardından iki otobüs değiştirerek çalıştığım tekstil atölyesine gidiyordum. Patronum Nihat Bey’in her fırsatta “Senin gibi kadınlar iş bulduğu için şükretmeli” demesini sineye çekiyordum. Çünkü başka çarem yoktu.
O gün atölyede işler yoğundu. Makinenin başında saatlerce oturup dikiş diktim. Ellerim acıdan uyuşmuştu ama aklım hep Efe’deydi. Öğle arasında yanımdaki Ayşe abla sessizce yaklaştı.
“Yine mi canın sıkkın Zeynep?”
Başımı salladım. “Efe yeni ayakkabı istiyor ama param yok.”
Ayşe abla derin bir iç çekti. “Benim oğlan da geçen hafta mont istedi. Kredi kartına taksit yaptım, başka çare yok.”
Bir an sustuk. Atölyedeki diğer kadınların da benzer hikâyeleri vardı; hepsi çocuklarına yetememenin acısını yaşıyordu. Ama kimse yüksek sesle konuşmazdı bu konuları; sanki utanç vericiymiş gibi.
Akşam eve dönerken markete uğradım. Sadece ekmek ve biraz peynir alabildim. Kasada önümdeki kadın alışverişini kartla öderken, ben cebimdeki bozuklukları sayıyordum. Eve geldiğimde Efe hâlâ odasındaydı. Kapısını tıklattım.
“Efe, hadi gel birlikte yemek yiyelim.”
Cevap vermedi. Kapıyı araladığımda yatağında sessizce ağladığını gördüm. Yanına oturdum, saçlarını okşadım.
“Oğlum, biliyorum zor… Ama inan bana elimden geleni yapıyorum.”
Başını kaldırıp gözlerimin içine baktı: “Baba neden gitti anne? Ben kötü bir çocuk muyum?”
O an içimde bir şeyler koptu. Gözyaşlarımı tutamadım. “Hayır oğlum, asla! Sen dünyanın en iyi çocuğusun. Babanın gitmesi senin suçun değil.”
Efe sarıldı bana; ikimiz de uzun süre öylece kaldık.
Gece uyuyamadım. Tavanı izlerken geçmişi düşündüm: Murat’la ilk tanıştığımız günleri, evliliğimizin başındaki umutları… Sonra kavgalar başladı; işsizlik, parasızlık, Murat’ın öfkesi… Bir gece bavulunu toplayıp gittiğinde arkasından koşmadım bile; çünkü artık korkmuyordum ama çok yalnızdım.
Ailemden destek bekledim ama onlar da kendi dertlerine gömülmüştü. Annem gizli gizli para gönderirdi bazen ama babam hâlâ bana küskündü. Mahallede ise herkesin dilindeydim: “Kocası terk etti,” “Çocuğu babasız büyüyor,” diye fısıldaşırlardı.
Bir gün Efe okuldan ağlayarak geldi. Arkadaşları ona “Baban seni istemiyor” demişlerdi. O gece sabaha kadar uyuyamadım; oğlumun kalbindeki yarayı nasıl saracağımı bilemedim.
Bir sabah işe giderken otobüste yaşlı bir teyze yanıma oturdu.
“Kızım, yüzün solmuş… Dert etme, Allah büyüktür,” dedi.
Gülümsedim ama içimden ağlamak geldi. O an anladım ki bu şehirde herkes yalnızdı; herkes kendi acısını gizliyordu.
Aylar geçti. Efe büyüdü, ben de güçlendim ama içimdeki eksiklik hiç geçmedi. Her maaş gününde önce faturaları ödedim, sonra kalan parayla Efe’ye küçük mutluluklar almaya çalıştım. Bazen eski ayakkabıları boyadım, bazen ikinci el kıyafetler aldım.
Bir gün Efe yanıma geldi ve “Anne, senin için bir şey yaptım,” dedi. Elinde kendi çizdiği bir resim vardı: İkimiz el ele tutuşmuşuz, arkamızda kocaman bir güneş var.
“Sen benim güneşimsin anne,” dedi.
O an tüm yorgunluğum geçti sanki; gözlerim doldu ama bu kez mutluluktan…
Hayat hâlâ zor ama artık biliyorum ki mücadele etmekten vazgeçmemeliyim. Çünkü Efe için güçlü olmalıyım.
Bazen düşünüyorum: Toplum neden yalnız anneleri hep suçlar? Neden kadınların yükünü hafifletmek yerine daha da ağırlaştırır? Sizce de artık bu sessizliği bozmanın zamanı gelmedi mi?