Oğlum Değildi Ama Hayatımın Merkezine Oturdu: Bir Vicdan Muhasebesi
“Baba, neden beni sevmiyorsun?”
Bu cümle, akşam yemeğinde masanın üzerinde asılı kaldı. Elimdeki çatalı bırakırken, gözlerim istemsizce yere kaydı. O an, içimde bir şeyler kırıldı. Masanın diğer ucunda, sekiz yaşındaki Efe bana bakıyordu. Gözlerinde hem umut hem de korku vardı. Yanımda oturan eşim Zeynep’in gözleri doldu, ama hiçbirimiz konuşmadık. Sadece duvar saatinin tik takları yankılandı evde.
Ben Serkan. Otuz beş yaşındayım, İstanbul’da bir muhasebe ofisinde çalışıyorum. Hayatım boyunca her şeyin planlı gitmesini isterdim. Üniversiteyi bitirdim, askerliğimi yaptım, işimi kurdum. Sonra Zeynep’le tanıştım. Onunla evlenirken tek bir hayalim vardı: huzurlu, mutlu bir aile kurmak. Ama Zeynep’in geçmişinden gelen Efe, bu hayalin tam ortasına düştü.
Efe’nin babası, Zeynep hamileyken onları terk etmiş. Zeynep yıllarca tek başına mücadele etmiş. Benimle tanıştığında Efe üç yaşındaydı. O zamanlar, “Çocukları severim,” diyordum herkese. Ama iş başa gelince, insanın içindeki gerçek yüzü ortaya çıkıyor.
İlk zamanlar Efe’ye iyi davranmaya çalıştım. Ona oyuncaklar aldım, parka götürdüm. Ama ne yaparsam yapayım, içimde bir mesafe vardı. Onun bana “baba” demesi bile tuhaf geliyordu. Kendi çocuğum olmadığı için mi, yoksa onun bana ait olmadığını bildiğim için mi bilmiyorum…
Bir gün annem aradı. “Serkan, oğlum,” dedi, “başkasının çocuğuna niye bu kadar emek veriyorsun? Kendi kanından değil sonuçta.” Annemin sesi kulaklarımda yankılandı günlerce. Ofiste bile aklımda hep bu cümle vardı: “Kendi kanından değil…”
Zeynep ise Efe’yi korumak için elinden geleni yapıyordu. Bir akşam tartıştık:
“Serkan, Efe’yi neden dışlıyorsun? O daha çocuk!”
“Zeynep, ben elimden geleni yapıyorum ama… Bilmiyorum, bazen çok zor geliyor.”
“Sen onun babasısın artık! Sadece biyolojik olarak değil, hayatında varsın!”
O gece Efe odasında ağladı. Ben ise salonda oturup duvara bakarak düşündüm: Gerçekten onun babası olabilir miyim? Yoksa sadece Zeynep’in yanında olmak için mi çabalıyordum?
Bir gün işten eve dönerken apartmanın önünde komşumuz Ayşe Teyze’ye rastladım. Yanında Efe vardı.
“Serkan Bey,” dedi Ayşe Teyze, “Efe okulda kavga etmiş bugün. Öğretmeni çağırdı ama annesi çalışıyor diye gidemedik.”
Efe başını öne eğmişti. O an içimde garip bir acı hissettim. Onu elinden tutup eve çıkardım.
“Ne oldu oğlum?” dedim ilk defa içtenlikle.
Efe gözlerime baktı: “Baba, arkadaşlarım senin gerçek babam olmadığını söylüyorlar. O yüzden benimle dalga geçiyorlar.”
O an ne diyeceğimi bilemedim. Sadece sarıldım ona. İlk defa gerçekten sarıldım.
O günden sonra Efe’ye bakışım değişmeye başladı ama bu kolay olmadı. İçimdeki sesler susmuyordu: “Senin kanından değil”, “Boşuna uğraşıyorsun”, “Kendi aileni kurmalısın”… Toplumun beklentileriyle kendi vicdanım arasında sıkışıp kalmıştım.
Bir akşam Zeynep’le yine tartıştık:
“Serkan, böyle devam edemeyiz! Ya Efe’yi kabul edersin ya da…”
“Ya da ne Zeynep? Beni terk mi edeceksin?”
“Ben oğlumu asla bırakmam! Sen de ya bizimle olursun ya da yalnız kalırsın.”
O gece sabaha kadar uyuyamadım. Kendi babamı düşündüm. O da beni küçükken hep eleştirirdi: “Adam olacaksın Serkan! Güçlü olacaksın!” Ama hiç sarılmamıştı bana. Hiç “Seni seviyorum oğlum” dememişti.
Belki de ben de babam gibi olmaktan korkuyordum. Belki de Efe’ye sevgimi göstermeye cesaret edemiyordum.
Bir sabah Efe ateşlendi. Zeynep işe gitmek zorundaydı. Ben de izin aldım ve bütün gün Efe’nin başında bekledim. Ona çorba yaptım, alnına soğuk bez koydum. O gün ilk defa bana sarılıp “Teşekkür ederim baba” dediğinde gözlerim doldu.
O andan sonra yavaş yavaş değişmeye başladım. Efe’nin okul gösterisine gittim, onunla ödev yaptım, birlikte maç izledik. Ama toplumun baskısı hiç bitmedi.
Bir gün babam aradı:
“Oğlum, hâlâ o kadının çocuğuyla mı uğraşıyorsun? Kendi aileni kursana!”
“Baba,” dedim titreyen bir sesle, “Aile sadece kan bağıyla mı olur? Ben Efe’yi seviyorum.”
Babam telefonu suratına kapattı.
O gece Zeynep’le uzun uzun konuştuk:
“Serkan,” dedi gözleri dolu dolu, “Bize sahip çıktığın için teşekkür ederim.”
“Ben de teşekkür ederim Zeynep,” dedim, “Bana gerçek aile olmanın ne demek olduğunu gösterdiğiniz için.”
Yıllar geçti… Şimdi Efe on altı yaşında ve bana hâlâ “baba” diyor. Kendi çocuğum olmadı ama Efe’ye olan sevgim hiçbir zaman azalmadı.
Bazen düşünüyorum: Toplumun beklentileriyle vicdanımız arasında sıkışıp kalınca hangisini seçmeliyiz? Kan bağı mı önemli yoksa kalpten bağlı olmak mı? Siz olsanız ne yapardınız?