Bir Fincan Tuzlu Kahvenin Ardındaki Sır

“Neden yine tuz attın Cemil? Kahveye tuz mu konurmuş Allah aşkına?” diye bağırdım, sabahın köründe mutfağın ortasında. O ise her zamanki gibi sessizce gülümsedi, gözlerini kaçırdı. “Alışkanlık işte, Sevda,” dedi, sesi titrek. O an anlamadım; anlamak istemedim belki de. Yıllardır süren bu garip alışkanlığına sinirlenirdim, ama o gün… O gün başka bir şey vardı bakışlarında. Sanki bana anlatmak istediği bir şey vardı da, kelimeler boğazında düğümleniyordu.

Cemil’le evliliğimizin on yedinci yılıydı. Hayatımız, İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde, iki çocukla ve geçim derdiyle geçiyordu. Sabahları işe gitmeden önce birlikte kahvaltı yapardık; ben çayımı içer, o ise illa ki kahve isterdi. Ama o kahveye her defasında bir tutam tuz atardı. Annem ilk zamanlar “Kızım, adamda bir tuhaflık var,” derdi. Ben de “Alışkanlık işte,” deyip geçiştirirdim. Ama içten içe hep merak ederdim: Neden?

Bir sabah, çocuklar okula gitmişti, Cemil ise işten izin almıştı. Masada sessizce otururken, “Sevda, hiç düşündün mü neden tuzlu kahve içerim?” diye sordu ansızın. Şaşırdım, çünkü yıllardır ilk kez kendisi açıyordu konuyu. “Bilmiyorum Cemil, belki de çocukluktan kalma bir şeydir,” dedim. Gözleri doldu, ama anlatmadı. O an içimde bir huzursuzluk başladı.

O günden sonra Cemil’in davranışları değişti. Daha dalgın oldu, geceleri uykusuzdu. Bir akşam eve geç geldiğinde yüzünde morluklar vardı. “Ne oldu?” diye sordum, “İş yerinde ufak bir kaza,” dedi. Ama gözlerindeki korku başka bir şey anlatıyordu.

Bir hafta sonra Cemil aniden fenalaştı. Hastaneye kaldırdık; doktorlar kalp krizi dedi. O hastane odasında, elimi tutarken son kez bana baktı: “Sevda… O tuzlu kahvenin hikayesini anlatamadım sana…” dedi ve gözlerini kapadı.

Cenazeden sonra evde tek başıma kaldığımda, Cemil’in eski defterlerini karıştırmaya başladım. Bir mektup buldum; bana yazılmıştı ama hiç verilmemişti:

“Sevda’m,
Belki bir gün bu mektubu okursun diye yazıyorum. Kahveme tuz atmamın sebebi çocukluğumdan kalma bir hatıra. Babam bizi terk ettiğinde annemle birlikte aç kaldığımız günlerde, annem bana suya biraz tuz atıp ‘Bu da kahve’ derdi. O günlerden sonra gerçek kahve içebildiğimde bile o tadı aradım. Seninle tanıştığımda da ilk buluşmamızda yanlışlıkla kahvene tuz atmıştım; sen gülmüştün ama ben utancımdan yerin dibine girmiştim. O günden sonra seninle her sabah tuzlu kahve içmek bana çocukluğumun acısını unutturuyordu. Belki de sana olan sevgimi anlatmanın tek yoluydu.”

Mektubu okurken gözyaşlarım sel oldu. Onca yıl boyunca Cemil’in acısını, sevgisini ve geçmişini anlamadan yaşamıştım yanında. Onunla kavga ettiğim her sabahı düşündüm; belki de o tuzlu kahveyle bana sevgisini anlatmaya çalışıyordu.

O günden sonra ben de her sabah kahveme bir tutam tuz atıyorum. Çocuklarım soruyor: “Anne, neden kahvene tuz atıyorsun?” Onlara anlatamıyorum; çünkü bazı acılar ve sevgiler kelimelere sığmaz.

Bir gün annem geldi ziyarete. Masada tuzlu kahvemi görünce şaşırdı: “Kızım, sen de mi başladın bu garipliğe?” dedi. Gülümsedim sadece.

Geceleri bazen Cemil’in sesi kulağımda çınlıyor: “Sevda, hayat bazen acıdan ibaret sanırsın ama sevgi en beklenmedik yerde çıkar karşına.”

Şimdi düşünüyorum da… Acaba kaçımız sevdiklerimizin alışkanlıklarının ardındaki hikayeleri gerçekten biliyoruz? Ya siz? Sevdiklerinizin sırlarını öğrenmeye cesaretiniz var mı?