Bir Teşekkür Beklerken: Emine’nin Sessiz Feryadı
“Yalan söylüyorsun anne! Ben sana asla böyle bir şey demedim!” diye bağırdı kızım Zeynep, mutfağın ortasında elleri belinde. O an, kalbim sanki göğsümden çıkacak sandım. Yıllardır ona ve torunuma verdiğim emeğin, uykusuz gecelerin, sırtımdaki ağrıların, bir anda hiç önemi kalmamıştı. Gözlerim doldu, ama ağlamamaya çalıştım. Çünkü biliyorum, bu evde gözyaşı dökmek zayıflık sayılır.
Ben Emine. Altmış beş yaşındayım. Saçlarım çoktan bembeyaz oldu; ellerim çatladı, sırtım kamburlaştı. Ama hâlâ her sabah erkenden kalkıp torunum Efe’ye kahvaltı hazırlıyorum. Zeynep çalışıyor; damadım Murat ise sabahları evden çıkarken bana selam bile vermiyor çoğu zaman. Yıllardır bu evde, bir gölge gibi yaşıyorum. Ne zaman ki kızım bana “Anne, Efe’ye bakar mısın?” dedi, içimden “Tabii ki bakarım” dedim. Çünkü annelik böyle bir şeydi; fedakârlık gerektirirdi.
Ama bugün… Bugün her şey değişti. Zeynep işten yorgun geldiğinde Efe’yi biraz geç yatırdığım için bana bağırdı. “Senin yüzünden çocuk sabaha kadar huysuzdu! Hep bahaneler buluyorsun!” dedi. Oysa Efe ateşlenmişti dün gece; başında bekledim, alnına ıslak bez koydum, ninni söyledim. Zeynep ise bunları hiç duymak istemedi. Sadece suçladı.
O an içimde bir şeyler koptu. “Zeynep,” dedim titreyen sesimle, “ben senin annenim. Sana yalan söylemem. Efe dün gece ateşlendi, uyuyamadı.”
Ama o bana inanmadı. “Yalan söylüyorsun anne! Hep bahane buluyorsun! Senin yüzünden işte de zor durumda kaldım!”
O an gözlerimden yaşlar süzüldü. Ellerimi önlüğümle sildim, ama titrememi durduramadım. İçimdeki acı büyüdü; yıllardır biriktirdiğim kırgınlıklar bir anda patladı. “Ben sana ne yaptım Zeynep? Yıllarca senin için çalıştım, şimdi de torunuma bakıyorum… Bir teşekkür bile etmedin! Şimdi de beni yalancılıkla suçluyorsun!”
Zeynep sustu, ama yüzünde pişmanlık yoktu. Murat ise televizyonun sesini açtı; tartışmamızı duymak istemedi belli ki.
O gece odama çekildim. Yatağımda gözlerimi tavana diktim ve düşündüm: Ben nerede hata yaptım? Neden çocuklarımıza ne kadar fedakârlık yaparsak yapalım, bazen karşılığında sadece suçlama ve nankörlük görüyoruz? Kendi annemi düşündüm; o da bana zamanında kızardı, ama asla böyle incitmezdi.
Sabah olunca Efe yanıma geldi. “Babaanne, dün gece bana şarkı söylediğin için teşekkür ederim,” dedi minik sesiyle. O an gözlerim yine doldu; demek ki bir tek o anlamıştı sevgimi.
Kahvaltı sofrasında Zeynep sessizdi. Ben de konuşmadım. İçimdeki kırgınlık büyüdükçe büyüdü. O gün boyunca evde sessiz bir savaş vardı; kimse kimseyle göz göze gelmedi.
Öğleden sonra komşum Ayşe Hanım uğradı. Halimi görünce hemen anladı bir şeylerin ters gittiğini. “Emine abla, senin gibi bir kadın bu kadar üzülmemeli,” dedi. Ona her şeyi anlattım; gözyaşlarımı tutamadım.
Ayşe Hanım başını salladı: “Bizim nesil hep aynı hatayı yapıyor Emine abla… Çocuklarımız için kendimizi feda ediyoruz, sonra da karşılığında sadece eleştiri alıyoruz.”
O akşam Zeynep yanıma geldi. Yüzünde hâlâ öfke vardı ama sesi yumuşamıştı: “Anne, biliyorum yoruluyorsun… Ama ben de çok zorlanıyorum. İşte herkes benden mükemmel olmamı bekliyor. Eve gelince de her şeyin yolunda olmasını istiyorum.”
Derin bir nefes aldım: “Kızım, ben de insanım. Ben de yoruluyorum, ben de üzülüyorum. Bir teşekkür duymak istiyorum sadece.”
Zeynep gözlerini kaçırdı: “Bazen unutuyorum anne… Özür dilerim.”
Ama o özür içimi rahatlatmadı. Çünkü yılların yorgunluğu ve kırgınlığı bir özürle geçmiyordu.
O günden sonra aramızda görünmez bir duvar oluştu. Ben Efe’ye bakmaya devam ettim ama artık eskisi gibi hevesle değil; içimde hep bir burukluk vardı.
Bir gün Efe okuldan geldiğinde elinde yaptığı bir resim vardı: “Babaanne, bu sensin,” dedi ve bana sarıldı. Resimde ben ve Efe el eleydik; arkamızda ise kocaman bir güneş vardı.
O an anladım ki, bazen sevgimizin karşılığını büyüklerden değil, küçüklerden alıyoruz.
Ama yine de içimde şu soru yankılanıyor: Biz anneler neden hep susmak zorundayız? Neden emeğimizin karşılığını görmek bu kadar zor? Sizce de bazen teşekkür etmek her şeyi değiştirmez mi?