Bir Yabancının Gözlerinde Kendimi Bulmak: Bir Kadının Sessiz Çığlığı

“Ne yaptım ben?” diye fısıldadım kendi kendime, mutfağın loş ışığında. Elimdeki çay bardağı titriyordu. Saat gece yarısını geçmişti, ev sessizdi, sadece buzdolabının uğultusu ve içimdeki vicdan azabı yankılanıyordu. Parmaklarımda dönen alyans, sanki parmağımı sıkıyordu. O an, yıllardır ilk defa kendimi bu kadar yalnız hissettim.

Kocam Murat, salonda uyuyordu. Yorgunluktan mı, yoksa bana küs olduğu için mi bilmiyorum. Son zamanlarda aramızda konuşulan tek şey faturalar, çocukların dersleri ve market alışverişiydi. Birbirimize dokunmayı, göz göze gelmeyi unutalı çok olmuştu. Oysa ben… Ben hâlâ gençtim, hâlâ görülmek, sevilmek istiyordum.

Her şey geçen hafta iş yerindeki akşam yemeğinde başladı. Müdürümüzün doğum günüydü, herkes biraz gevşemişti. Masada yanımda oturan Emre, yeni muhasebecimizdi. Gözleriyle bana bakarken sanki içimi okudu. “Sen iyi misin?” diye sordu bir ara, öylesine değil, gerçekten merak ederek. O an gözlerim doldu, hemen toparlandım. Kimseye anlatamadığım yorgunluğumu, kırgınlığımı o bakışta buldum.

Yemek sonrası herkes dağılırken Emre bana “Biraz yürüyelim mi?” dedi. Normalde asla kabul etmezdim ama o akşam kendimden kaçmak istedim. Sahil boyunca yürürken çocukluğumdan, hayallerimden konuştuk. “Senin gibi bir kadın nasıl bu kadar yalnız hissedebilir?” dediğinde sustum. O an gözlerimden yaşlar süzüldü. Emre elimi tuttu, ben de bırakmadım.

O gece… O geceyi anlatmaya kelimeler yetmez. Bir otel odasında kendimi yıllardır ilk defa kadın gibi hissettim. Suçluluk duygusu sabaha karşı geldi ama o anlarda sadece ben vardım, sadece ben…

Şimdi burada, mutfakta otururken her şeyin ağırlığı üzerime çöktü. Murat’ın horlaması bile bana yabancı geliyor artık. “Beni ne zaman unuttun Murat?” diye içimden bağırıyorum. Ben ne zaman vazgeçtim kendimden? Annem hep “Kadın dediğin sabreder” derdi; peki ya ben? Sabretmekten başka çarem yok muydu?

Ertesi sabah Murat kahvaltı masasında sessizdi. Çocuklar okula hazırlanırken ben göz göze gelmemeye çalıştım. İçimde fırtınalar koparken dışarıdan hiçbir şey belli olmuyordu. Annem aradı: “Kızım, Murat’la aranız nasıl? Bak boşanmak ayıp olur.” Yutkundum, “İyiyiz anne” dedim yalanla.

İş yerinde Emre’yle karşılaşınca kalbim deli gibi attı. O ise bana sadece başıyla selam verdi; sanki dün gece hiç yaşanmamış gibi. İçimde bir boşluk oluştu; hem suçlu hem de terk edilmiş hissettim. Akşam eve dönerken İstanbul trafiğinde camdan dışarı bakıp ağladım. Kimseye anlatamadığım bir sır taşıyordum artık.

Geceleri Murat’la aynı yatakta uyumak işkenceye dönüştü. Onun bana dokunmasını istemiyor, ama aynı zamanda dokunmasını da bekliyordum. Bir gece cesaretimi toplayıp sordum:

— Murat, biz ne zaman bu kadar uzaklaştık?

O ise gözlerini kaçırdı:

— Ne bileyim Sevgi… Hayat işte…

Hayat işte… Bu iki kelimeye mi sığacaktı onca yılın emeği? Benim hayallerim, gençliğim, umutlarım? Çocuklar için mi susmalıydım? Yoksa kendim için bir yol mu çizmeliydim?

Bir akşam kızım Elif yanıma geldi:

— Anne, sen neden hep üzgünsün? Bize kızgın mısın?

O an içim parçalandı. Çocuklarım bile fark etmişti mutsuzluğumu. Onlara ne anlatabilirdim ki? “Hayır kızım” dedim, “Sadece biraz yorgunum.”

Geceleri uyuyamaz oldum. Emre’den bir mesaj bekledim günlerce; gelmedi. Oysa ben onunla yeni bir hayat kurmayı bile hayal etmiştim bir anlığına. Sonra kendime kızdım: Ben ne yapıyorum? Bir gecelik bir kaçış için yıllardır kurduğum düzeni yıkmaya değer miydi?

Bir gün Murat işten erken geldi. Yüzünde alışılmadık bir ciddiyet vardı.

— Sevgi, konuşmamız lazım.

Kalbim yerinden fırlayacak gibi oldu.

— Ne oldu Murat?

— Bilmiyorum… Son zamanlarda çok değiştin. Bana yabancılaştın. Bir şey mi var?

Gözlerim doldu ama söyleyemedim. “Yok bir şey” dedim kısık sesle.

O ise başını salladı:

— Bak Sevgi… Ben de mutsuzum aslında. Ama çocuklar için…

Sözünü tamamlayamadı. O an anladım ki sadece ben değilmişim; Murat da tükenmişti bu evlilikte.

Gecenin bir yarısı kalkıp mutfağa geldim yine. Elimdeki alyansı çıkardım, masanın üstüne koydum ve uzun uzun baktım ona. Bu yüzük bana neyi hatırlatıyor? Sadakati mi, yoksa mecburiyeti mi?

Kendime şu soruyu sordum: Bir kadın ne zaman kendi hayatını seçme hakkına sahip olur? Toplumun baskısı mı ağır basmalı yoksa kendi mutluluğumuz mu?

Belki de en büyük ihaneti kendimize yapıyoruz; susarak, sabrederek, görünmez olarak… Sizce bir kadın ne zaman kendi yolunu çizmeli? Yoksa hep başkaları için mi yaşamalı?