Yabancı Bir Ruhun Sıcağı: Bir Köy Evinde Hayatın Kıyısında
“Bunu bana nasıl yaparsın, anne? Ben senin kızın değil miyim?” diye bağırdım, gözyaşlarım yanaklarımı yakarken. Annem, mutfak masasının başında ellerini sımsıkı yumruk yapmış, bana bakıyordu. Gözlerinde öfke ve yorgunluk birbirine karışmıştı. “Zeynep, yeter artık! Her şeyin bir sınırı var. Senin bu inatçılığın yüzünden baban da huzur bulamıyor!” dedi, sesi titreyerek. O an, içimde bir şeyler koptu. Çantamı kaptığım gibi kapıyı çarpıp çıktım. İstanbul’un soğuk sabahında, otobüs durağına yürürken ellerim titriyordu. Gidecek başka yerim yoktu; tek sığınağım, çocukluğumun geçtiği o eski köy evi ve babaannemdi.
Otobüs köye vardığında hava kararmıştı. Babaannemin evinin önünde durup derin bir nefes aldım. Kapıyı çaldım. İçeriden bastonunun sesiyle birlikte babaannem Hatice’nin ince sesi duyuldu: “Kim o?”
“Benim babaanne, Zeynep.”
Kapı açıldı, babaannem yüzüme baktı. Gözleriyle beni baştan aşağı süzdü, sonra hiçbir şey sormadan içeri aldı. Sanki her şeyin farkındaydı ama konuşmak istemiyordu. Evin içi eski tahta kokuyordu; sobanın üzerinde kaynayan çaydanlığın sesi huzur vericiydi. Babaannem bana bakmadan, “Yemek yedin mi?” diye sordu.
Başımı iki yana salladım. “Yemek istemiyorum.”
Babaannem usulca yanıma oturdu. Ellerini dizlerine koydu, gözleri uzaklara daldı. “İnsan bazen en yakınındakine en çok kırılır,” dedi sessizce. “Ama unutma, aile dediğin şey kolay kurulmaz, kolay da yıkılmaz.”
O gece uyuyamadım. Yatakta dönüp dururken annemin sözleri kulaklarımda yankılanıyordu. Babamın sessizliği, annemin öfkesi… Hep ben mi suçluydum? Sabah olduğunda babaannem çoktan kalkmıştı. Bahçede tavuklara yem veriyordu. Yanına gittim.
“Babaanne, neden hep susuyorsun? Hiçbir şey sormuyorsun bana.”
Babaannem başını kaldırmadan konuştu: “Sen anlatmak istersen anlatırsın. Ben dinlerim.”
Bir an sustum. Sonra içimde birikenleri dökmeye başladım: “Annemle kavga ettik yine. Beni anlamıyorlar. Hep kendi bildiklerini okuyorlar. Benim hayallerim yokmuş gibi davranıyorlar.”
Babaannem bana döndü, gözlerinde hafif bir gülümseme vardı: “Senin annen de bir zamanlar benim kızımdı. O da bana kızardı, anlamadığımı düşünürdü. Ama zaman geçince insan anlıyor ki… Herkesin yükü kendine ağır.”
O gün boyunca köyde dolaştım. Çocukken oynadığım dere kenarına gittim, eski ceviz ağacının altında oturdum. Her şey aynıydı ama ben değişmiştim. Akşam eve döndüğümde babaannem sobanın başında oturuyordu. Yanına iliştim.
“Babaanne, sen hiç pişman oldun mu?”
Bir süre sustu, sonra derin bir iç çekti: “Çok pişmanlıklarım oldu Zeynep. Gençken babanı İstanbul’a göndermemek için çok direndim mesela. Ama o gitti, kendi yolunu çizdi. Sonra annenle evlendiler… Sen doğdun… Hayat böyle işte; bazen tutmak istediklerin avuçlarından kayıp gidiyor.”
O gece rüyamda annemi gördüm. Yine kavga ediyorduk ama bu sefer annem ağlıyordu. Sabah gözlerimi yaşlı açtım.
Köyde günler geçtikçe içimdeki öfke yerini hüzne bıraktı. Babaannemin sessizliği bana iyi geliyordu ama bir yandan da yalnızlık duygusu büyüyordu içimde. Bir akşamüstü kapı çaldı. Açtığımda karşı komşumuz Ayşe teyze elinde bir tabak börekle gülümseyerek duruyordu.
“Hoş geldin Zeynep kızım! Annen merak ediyor seni,” dedi usulca.
Başımı öne eğdim: “Biliyorum… Ama dönmek istemiyorum.”
Ayşe teyze elini omzuma koydu: “Kızım, anneler bazen yanlış yapar ama kalpleri hep çocukları için atar.”
O gece babaannemle uzun uzun konuştuk. Bana gençliğinde yaşadığı bir aşk hikayesini anlattı; dedemi nasıl kaybettiğini, ardından nasıl ayakta kaldığını… Gözleri dolduğunda ilk defa onu bu kadar kırılgan gördüm.
“Hayat bazen insanı yalnız bırakır Zeynep,” dedi fısıltıyla. “Ama unutma; affetmek de sevmek kadar cesaret ister.”
Ertesi sabah annem aradı. Telefonu açıp açmamak arasında tereddüt ettim ama sonunda açtım.
“Zeynep… Kızım… İyi misin?” dedi annem, sesi titrek.
“İyiyim anne,” dedim kısık sesle.
“Dönmek ister misin? Baban da çok üzgün…”
Bir süre sustum. Sonra babaannemin sözleri aklıma geldi: “Aile kolay kurulmaz, kolay da yıkılmaz.”
“Biraz daha kalmak istiyorum burada,” dedim.
Annem ağlamaklı bir sesle, “Tamam kızım… Ne zaman istersen gel,” dedi ve kapattı.
O gün babaannemin yanında otururken ona sordum: “Sence annemi affedebilecek miyim?”
Babaannem elimi tuttu: “Zamanla her şey olur kızım… Yeter ki kalbini kapatma.”
Köyde geçirdiğim o günler bana hem yalnızlığın hem de affetmenin ne kadar zor olduğunu öğretti. Şimdi İstanbul’a dönmeye hazırlanırken içimde hâlâ bir burukluk var ama biliyorum ki ailemle aramdaki bağları onarmak benim elimde.
Bazen düşünüyorum; gerçekten affetmek mümkün mü? Yoksa bazı yaralar hep kanar mı? Sizce aile olmak ne demek? Affetmek mi zor, yoksa unutmak mı?