Geri Dönüşü Olmayan Yol: Bir Kadının Sessiz Çığlığı
— Belki de onun çamaşırlarını da yıkarsın, ha? Çoraplarını da? Yetişkin adam, Allah aşkına! Kendi işini kendi yapsın artık! — diye bağırdı Mehmet, ben montumu giyerken. Sözlerinde suçlama yoktu belki ama öyle bir soğukluk vardı ki, bir an donup kaldım. Gözlerimi yere indirdim, ellerimi cebime soktum ve sessizce fermuarımı çektim.
O an, içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim. Yıllardır evin içinde görünmez bir gölge gibi dolaşıyor, herkesin işini kolaylaştırmak için kendimden vazgeçiyordum. Oğlum Baran’ın sabah aceleyle çıkarken bıraktığı dağınıklıkları topluyor, Mehmet’in çayını demliyor, kayınvalidemin ilaç saatini kaçırmaması için alarm kuruyordum. Kimse bana teşekkür etmiyordu. Kimse, “Sen nasılsın?” diye sormuyordu.
Mehmet’in sesi hâlâ kulaklarımda yankılanıyordu: “Yetişkin adam, kendi işini yapsın!” Sanki oğluma yardım etmek suçtu. Sanki annelik, eşlik, evlatlık görevlerim birer yükten ibaretti. Oysa ben sadece sevilmek, değer görmek istiyordum. Ama her geçen gün biraz daha silikleşiyordum.
Kapıdan çıkarken Mehmet arkamdan bağırdı:
— Nereye gidiyorsun şimdi? Akşam yemeği ne olacak?
Cevap vermedim. Merdivenleri inerken gözlerim doldu. Apartmanın soğuk duvarları arasında yankılanan adımlarım bana mezar taşı gibi ağır geliyordu. Dışarı çıktığımda hava pusluydu; İstanbul’un gri sabahlarından biri daha…
Kafamda binbir düşünceyle otobüse bindim. Yanıma oturan yaşlı kadın bana gülümsedi. O an, yabancı birinin sıcak bakışı bile içimi ısıttı. “İyi misiniz kızım?” dedi hafifçe. Gözlerim dolduğunu fark edince başımı çevirdim.
O gün işe gitmek istemiyordum ama başka çarem yoktu. Muhasebe ofisinde çalışıyordum; masamda birikmiş faturalar, patronun bitmek bilmeyen talepleri… Herkesin hayatında ben sadece bir aracıydım. Evde hizmetçi, işte memur… Peki ya ben? Ben kimdim?
Öğle arasında tuvalete kapanıp sessizce ağladım. Aynada kendime baktım; gözlerimin altı morarmış, saçlarım dağılmıştı. “Ne oldu sana Ebru?” dedim kendi kendime. “Ne zaman bu kadar yoruldun?”
O akşam eve dönerken markete uğradım. Rafların arasında dolaşırken eski günlerimi düşündüm. Üniversitede okurken hayallerim vardı; öğretmen olacaktım, çocuklara dokunacaktım. Sonra Mehmet’le tanıştım, âşık oldum, evlendik. Her şey güzel başladı ama zamanla hayallerim soldu.
Eve vardığımda Baran odasında bilgisayar başındaydı. Mehmet ise televizyonun karşısında maç izliyordu. İçeri girince kimse dönüp bakmadı bile.
— Geldim, — dedim sessizce.
Baran kulaklığını çıkarmadan başını salladı. Mehmet ise gözünü ekrandan ayırmadan:
— Yemek hazır mı? — dedi.
Bir an durdum. Poşetleri mutfağa bıraktım ve derin bir nefes aldım.
— Bugün yemek yok, — dedim kararlı bir sesle.
İkisi de şaşkınlıkla bana baktı.
— Ne demek yemek yok? — dedi Mehmet öfkeyle.
— Bugün çok yoruldum. Biraz dinlenmek istiyorum. İsterseniz siz hazırlayın.
Baran ilk kez bana dikkatlice baktı. Gözlerinde bir endişe vardı ama bir şey söylemedi.
Mehmet ise ayağa kalktı:
— Senin işin bu! Evde kadın varsa yemek olur! — diye bağırdı.
O an içimde yıllardır biriken öfke patladı:
— Ben robot muyum Mehmet? Benim de canım var! Ben de yoruluyorum! Hiçbiriniz bana teşekkür etmiyorsunuz bile!
Mehmet sustu, şaşkınlıkla bana baktı. Baran ise başını önüne eğdi.
O gece odama çekildim ve kapıyı kilitledim. Yastığa sarılıp sessizce ağladım. İçimdeki yalnızlık büyüdükçe büyüdü.
Ertesi sabah kahvaltı hazırlamadım. Mehmet ve Baran mutfağa girince şaşkınlıkla birbirlerine baktılar.
— Anne, iyi misin? — dedi Baran çekingen bir sesle.
Başımı salladım:
— İyiyim oğlum, sadece biraz dinlenmem lazım.
Mehmet ise suratını astı:
— Herkesin derdi var Ebru! Senin ki mi önemli şimdi?
O an karar verdim; artık kendimi yok saymayacaktım. İş çıkışı sahile indim, denize uzun uzun baktım. İçimdeki fırtına biraz olsun dindi sanki. Telefonumu çıkarıp eski arkadaşım Zeynep’i aradım.
— Zeynep, konuşmam lazım…
Zeynep’in sesi yıllar sonra bile sıcacıktı:
— Ne oldu Ebru? Sesin kötü geliyor.
Her şeyi anlattım; yıllardır içime attıklarımı, hissettiğim yalnızlığı… Zeynep uzun uzun sustu sonra dedi ki:
— Senin suçun değil Ebru. Türkiye’de çoğu kadın böyle hissediyor ama kimse konuşmuyor. Kendine bir iyilik yap ve ne istediğini düşün.
O gece eve döndüğümde Mehmet yine surat asıyordu ama umursamadım. Baran ise yanıma gelip sarıldı:
— Anne, özür dilerim… Hiç fark etmemiştim bu kadar yorulduğunu.
Gözlerim doldu:
— Önemli değil oğlum… Sadece biraz anlayış istiyorum.
Baran başını salladı ve odasına gitti. O an anladım ki değişimin ilk adımı bazen sadece “hayır” demekti.
Günler geçti; evdeki hava değişmeye başladı. Mehmet hâlâ eski alışkanlıklarını sürdürüyordu ama ben artık her şeye yetişmeye çalışmıyordum. Baran ise daha çok yardımcı olmaya başladı; sofrayı kuruyor, kendi odasını topluyordu.
Bir akşam Mehmet’le oturup konuştuk:
— Ebru, sen değiştin…
Başımı salladım:
— Evet Mehmet, değiştim çünkü artık kendimi de önemsiyorum.
Mehmet uzun süre sustu sonra başını önüne eğdi:
— Belki de ben de değişmeliyim…
O an gözlerimden yaşlar süzüldü; yıllardır beklediğim cümleydi bu belki de…
Şimdi bazen aynada kendime bakıp soruyorum: “Kendimi ne zaman kaybettim?” Peki siz hiç kendinizi kaybettiniz mi? Ya da yeniden bulmak için cesaretiniz var mı?