Bir Kaynananın Gölgesinde Kalan Aşk: Yıllar Sonra Yeniden
“Sen bu eve gelin olamazsın, bunu kafana sok!” diye bağırdı annesi, gözlerimin içine bakarak. O an içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim. Oysa ben sadece sevmek istemiştim; üniversitenin ilk yılında tanıştığım, şiirler yazan, hayalleriyle beni büyüleyen Emre’yi. Ama Emre’nin annesi, yani kaynanam, benim köyden gelmiş olmamı, ailemin sıradanlığını, hatta konuşma tarzımı bile küçümsüyordu.
Emre’yle ilk tanıştığımızda İstanbul Üniversitesi’nin bahçesinde oturuyorduk. O bana Nazım’dan dizeler okurken, ben de ona annemin yaptığı börekten uzatmıştım. O an gözlerinde bir sıcaklık, bir umut vardı. “Seninle hayat başka güzel olacak, biliyorum,” demişti. Ben de ona inanmıştım. Ama işte, hayat sadece iki kişinin hikayesi olmuyordu; aileler, geçmişler ve önyargılar da vardı.
Düğünümüzü zor bela yaptık. Annem köyden gelirken getirdiği peynirleri, Emre’nin annesi küçümseyerek kenara itmişti. “Bizim soframızda böyle şeyler olmaz,” demişti. Emre ise arada kalmıştı; bir yanda bana olan sevgisi, diğer yanda annesinin baskısı. İlk zamanlar her şeye birlikte göğüs gereceğimizi sandım. Ama zamanla Emre değişmeye başladı. Annesinin sözleri, eve her gelişinde üzerimize sinen o soğukluk…
Bir gün Emre eve geldiğinde yüzü asıktı. “Annemle konuştum,” dedi. “Belki de haklı… Biz çok acele ettik.” O an dünyam başıma yıkıldı. “Ne demek istiyorsun Emre?” diye sordum titreyen sesimle. “Belki de biraz ayrı kalmamız iyi olur,” dedi ve eşyalarını toplamaya başladı. O gece sabaha kadar ağladım. Annem telefonda, “Kızım sabret, evlilik böyledir,” dedi ama ben sabrımın sonuna gelmiştim.
Boşandık. Köye döndüm. Herkesin dilindeydim; “Bak işte, şehirli oğlan köylü kızı bırakır demiştik.” Annem üzülmemi istemediği için sürekli yanında tuttu beni. Ama geceleri yalnız kaldığımda Emre’nin bana yazdığı şiirleri okur, gözyaşlarımı yastığıma akıtırdım.
Yıllar geçti. İstanbul’a dönmeye cesaret edemedim uzun süre. Bir gün köydeki okulda öğretmenlik teklifi aldım; çocukların gözlerinde kendi gençliğimi gördüm. Hayat biraz olsun normale dönmüştü. Ta ki o güne kadar…
Köyde bir düğün vardı. Herkes şehirden gelen misafirleri konuşuyordu. Ben de davetliydim; eski komşularımızdan birinin oğlunun düğünüydü. Düğün salonuna girdiğimde gözlerime inanamadım: Emre oradaydı! Saçları biraz kırlaşmıştı ama bakışları hâlâ aynıydı. Göz göze geldik; ikimiz de donup kaldık.
Yanıma yaklaştı, sesi titriyordu: “Zeynep… Yıllar sonra seni burada görmek…”
Ben de zor tuttum kendimi: “Hayat işte Emre, insanı hiç beklemediği yerlere savuruyor.” Bir süre sessizce oturduk. Sonra o eski günlerden konuşmaya başladık; üniversite bahçesinden, ilk yağmurlu günden, annemin böreklerinden…
“Sana çok haksızlık ettim,” dedi birden Emre. “Annemin sözleriyle hareket ettim, seni koruyamadım.” Gözlerim doldu ama ağlamadım bu kez. “Ben de kendimi suçladım yıllarca,” dedim. “Belki daha güçlü olmalıydım…”
O gece uzun uzun konuştuk. Meğer Emre de hiç evlenmemiş; annesi hastalanınca ona bakmak için köye dönmüş. “Annem şimdi hasta yatağında yatıyor,” dedi sessizce. “Keşke zamanında sana yaptıklarını anlayabilseydi…”
İçimde bir fırtına koptu o an; öfke, hüzün ve hâlâ sönmemiş bir sevgi… Ertesi gün Emre beni annesinin yanına götürmek istedi. Önce reddettim ama sonra kabul ettim; belki de yüzleşmek gerekiyordu.
Emre’nin annesi yatağında zayıf ve solgun yatıyordu. Beni görünce gözleri doldu: “Zeynep… Sana çok kötülük ettim kızım,” dedi kısık bir sesle. “Oğlumun mutluluğunu elimden aldım.” O an içimdeki öfke yerini acımaya bıraktı.
Emre’yle günlerce konuştuk; geçmişi, kaybettiklerimizi ve belki de yeniden başlayabileceklerimizi… Ama bu kez daha temkinliydik; ailelerin gölgesinden çıkıp kendi hayatımızı kurabilecek miydik?
Şimdi köyde küçük bir evde yaşıyoruz; ben öğretmenlik yapıyorum, Emre ise köydeki çocuklara şiir atölyeleri düzenliyor. Bazen geceleri yıldızlara bakarken düşünüyorum: Bir kaynananın gölgesi altında ezilen aşkımızı yıllar sonra yeniden yeşertmek doğru mu? İnsan affedebilir mi gerçekten? Siz olsanız ne yapardınız?