Unutulan Bir Anne: Sessiz Çığlıklarımın Arasında
“Ne zaman bu kadar yabancı olduk birbirimize?” diye sorduğumda, mutfağın köşesinde eski bir sandalye gıcırdadı sadece. Oğlum Emre, telefonuna gömülmüş, kızım Derya ise salonda televizyonun karşısında sessizce oturuyordu. Ben ise ellerim titreyerek çay bardaklarını tepsiye dizerken, içimdeki fırtınayı bastırmaya çalışıyordum. Bir zamanlar evimizin neşesi olan kahkahalar, şimdi yerini soğuk bir sessizliğe bırakmıştı.
“Emre, Derya! Akşam yemeğine oturuyoruz,” dedim. Sesim çatallandı, sanki yıllardır konuşmamış gibiydim. Emre başını kaldırmadan, “Birazdan gelirim anne,” dedi. Derya ise hiç cevap vermedi bile. O an içimde bir şeyler koptu. Yıllarca onların her derdine koşmuş, en küçük isteklerini bile gözlerinden anlamıştım. Şimdi ise ben yokmuşum gibi davranıyorlardı.
O gece yatağımda dönerken, gözlerimden yaşlar süzüldü. Kocam Cemal’i yıllar önce bir trafik kazasında kaybetmiştik. O günden beri hem anne hem baba olmaya çalıştım. Çocuklarım için çalıştım, didindim, kendi hayatımdan vazgeçtim. Onların iyi bir eğitim alması, güzel bir hayatı olması için elimden geleni yaptım. Ama şimdi büyümüşlerdi ve ben sanki evdeki bir eşya gibi görünmez olmuştum.
Bir sabah kahvaltı sofrasında patladı içimdeki fırtına. “Bakın çocuklar,” dedim, “Ben sizin annenizim. Sizi büyütmek için her şeyimi verdim. Ama artık bu ilgisizlik canımı yakıyor. Eğer bu evde bana saygı gösterilmeyecekse, ben de kendi yoluma bakarım.”
Emre şaşkınlıkla bana baktı. “Anne, abartıyorsun. Herkesin kendi hayatı var artık,” dedi. Derya ise gözlerini kaçırdı, dudaklarını büzdü. “Biz seni ihmal etmiyoruz ki,” diye mırıldandı.
Ama ben biliyordum; anneler her şeyi hissederdi. Akşamları eve geç gelmeler, sofraya oturmadan odalarına kapanmalar, bayramda bile baştan savma kutlamalar… Benim için değil, sanki bir görevmiş gibi davranıyorlardı.
O gün kararımı verdim. Evin anahtarını masanın üzerine bıraktım ve “Bir süreliğine ablanızın yanına gidiyorum,” dedim. “Kendinize iyi bakın.” Kapıyı kapatırken arkamdan gelen ayak seslerini duymayı bekledim ama kimse gelmedi.
Ablam Ayşe’nin evine vardığımda gözlerim doluydu. Ayşe beni sarıp sarmaladı. “Ne oldu Hatice?” dedi endişeyle. “Çocuklar… beni unuttular abla,” dedim titrek bir sesle.
Ayşe bana çay koydu, eski günlerden konuştuk. “Sen onları fazla şımarttın Hatice,” dedi. “Her şeylerini önlerine serdin, şimdi kıymet bilmiyorlar.”
Günler geçti, çocuklarımdan ne bir telefon ne de bir mesaj geldi. Her geçen gün içimdeki boşluk büyüdü. Ayşe’nin torunlarıyla oynarken onların annelerine nasıl sarıldığını izledim; içim burkuldu.
Bir akşam Ayşe’nin eşi Mehmet amca sofrada bana döndü: “Hatice, senin çocukların seni aramıyor mu hiç?”
Başımı eğdim: “Yok Mehmet abi… Belki de bana kırgınlar.”
O gece uyuyamadım. Kendi kendime sordum: Ben nerede hata yaptım? Onlara fazla mı fedakarlık ettim? Kendi hayatımı hiç yaşamadım ki… Hep onlar için yaşadım.
Bir hafta sonra kapı çaldı. Emre ve Derya kapıda duruyordu; yüzlerinde suçluluk vardı.
“Anne… Özür dileriz,” dedi Emre. “Seni ihmal ettiğimizin farkında değildik.”
Derya gözyaşlarını tutamıyordu: “Sana ihtiyacımız var anne… Lütfen eve dön.”
İçimde bir sıcaklık yayıldı ama kırgınlığım da geçmemişti. “Çocuklar,” dedim, “Ben sizi çok seviyorum ama ben de insanım. Benim de duygularım var. Sadece anne değilim; ben de bir kadınım, ben de sevilmek isterim.”
Emre başını öne eğdi: “Haklısın anne… Biz bencillik ettik.”
O gece eve döndüm ama her şey eskisi gibi olmadı. Artık kendime de vakit ayırmaya başladım; mahalledeki kadınlarla kurslara gittim, yürüyüşlere çıktım. Çocuklarım da bana daha çok zaman ayırmaya çalıştı ama aramızdaki o görünmez duvar kolay kolay yıkılmadı.
Bazen geceleri hâlâ düşünüyorum: Bir anne ne kadar fedakâr olmalı? Kendi hayatından vazgeçmek mi doğruydu? Yoksa çocuklara da sınır koymak mı gerekirdi?
Sizce ben çok mu ileri gittim? Yoksa bazen anneler de kendi değerini göstermek için böyle zor kararlar almak zorunda mı kalıyor?