Yılbaşı Gecesi: Sessizlikte Kaybolan Hayallerim
“Ne olur, bir gece de kavga etmeden geçirelim,” dedim titreyen sesimle. Serkan, gözlerini devirdi, elindeki kadehi masaya koydu. “Yine mi başlıyoruz, Zeynep? Herkes eğleniyor, sen ise surat asıyorsun!”
O an, Ankara’nın soğuğu camdan içeri sızarken, içimdeki huzursuzluk da iliklerime kadar işledi. Dışarıda havai fişekler gökyüzünü aydınlatıyor, insanlar kahkahalarla yeni yılı karşılıyordu. Bizim evimizde ise sessizlik, patlayan fişeklerin yankısı gibi duvarlara çarpıyordu.
Serkan her zamanki gibi kalabalık bir yılbaşı partisi istemişti. Misafirler, gösterişli sofralar, yüksek sesli müzik… Ben ise sadece baş başa, sakin bir akşam hayal etmiştim. Annemden kalma eski masa örtüsünü sermek, birlikte çay içmek, belki eski Türk filmlerinden birini izlemek… Ama Serkan için hayat hep sahneydi; ne kadar çok kişi olursa, o kadar mutlu oluyordu.
“Zeynep, bak herkes burada! Biraz gülümse, ne olur,” diye fısıldadı kulağıma. O sırada mutfaktan gelen kayınvalidemin sesiyle irkildim: “Kızım, salata niye hâlâ hazır değil? Misafir bekletilmez!”
İçimde bir şeyler koptu o an. Herkesin gözü üzerimdeydi sanki. Annem hayatta olsaydı, bana sarılır, “Kızım, kimse için kendini harcama,” derdi. Ama annem yoktu; ben ise kendi evimde bile fazlalık gibiydim.
Misafirlerin arasında dolaşırken Serkan’ın ablası Gülşah yanıma yaklaştı: “Zeynepciğim, biraz daha neşeli olsan diyorum. Serkan da üzülüyor böyle.”
Gözlerim doldu ama kimseye belli etmedim. Herkesin mutluluğu için kendi duygularımı bastırmak zorundaydım sanki. O an fark ettim ki, yıllardır kendi sesimi duymamışım. Hep başkalarını memnun etmeye çalışmışım.
Saat gece yarısına yaklaşırken Serkan mikrofonu eline aldı: “Herkese mutlu yıllar! Bu geceyi asla unutmayacağız!”
Alkışlar arasında ben mutfağa kaçtım. Ellerim titriyordu. Camdan dışarı baktım; havai fişekler gökyüzünde renk cümbüşü yaratıyordu. O an içimdeki sessizliği kimse duymuyordu.
Telefonum çaldı. Arayan babamdı. “Kızım iyi misin?” dedi yorgun bir sesle. “İyiyim baba,” dedim yalan söyleyerek. Oysa iyi değildim. Babam sustu; o da biliyordu gerçeği.
Misafirler yavaş yavaş dağılırken Serkan yanıma geldi: “Yine surat astın bütün gece. Ne istiyorsun Zeynep? Herkes seni konuşacak şimdi.”
“Ben sadece huzur istiyorum Serkan,” dedim gözyaşlarımı tutamayarak. “Bir gece de kendimiz olalım istedim. Gösterişsiz, sade… Sadece sen ve ben.”
Serkan sinirle ellerini havaya kaldırdı: “Senin bu bitmeyen huzur arayışın beni boğuyor! Hayat böyle geçmez!”
O an anladım ki, biz aynı evde ama farklı dünyalarda yaşıyorduk. Onun için hayat dışarıya gösterilecek bir vitrin; benim içinse içsel bir yolculuktu.
Gece bittiğinde evde derin bir sessizlik kaldı. Serkan salonda uyuyakalmıştı; ben ise yatakta gözyaşlarımı yastığıma akıttım.
Sabah olduğunda mutfakta karşılaştık. Göz göze geldik ama hiçbir şey söylemedik. Sessizlik her zamankinden daha ağırdı.
O gün karar verdim: Ya kendi sesimi bulacak ve kendim olacaktım ya da bu sessizlikte kaybolacaktım.
Akşam üzeri Serkan’a döndüm: “Belki de biraz ayrı kalmamız gerekiyor,” dedim titreyen bir sesle.
Serkan şaşkınlıkla baktı: “Ne diyorsun sen?”
“Ben artık kendimi duymak istiyorum Serkan. Yıllardır herkesin mutluluğu için uğraştım ama kendi mutluluğumu unuttum.”
Serkan sustu. İlk defa gözlerinde korku gördüm.
O gece valizimi topladım ve babamın evine gittim. Babam kapıyı açtığında sarıldı bana; yıllardır hissetmediğim bir huzur doldu içime.
Şimdi yeni bir yıl başlıyor ve ben ilk defa kendi sesimi dinlemeye karar verdim.
Peki siz hiç kendi sesinizi duymadan yaşadınız mı? Başkalarının mutluluğu için kendinizi ne kadar feda ettiniz?