Ateşten Bir Hayat: Sevda, Vicdan ve Küller

— Ne yaptın bana, Zeynep? Ne yaptın bize? — Mehmet’in sesi, mutfakta yankılandı. Ellerim titrerken, gözlerimden yaşlar süzülüyordu. O an, içimdeki fırtına dışarıya taşmıştı; ne Mehmet’in öfkesini ne de kendi suçluluğumu bastırabiliyordum.

Bundan üç yıl önce, hayatımın en zor kararını vermiştim. O zamanlar, üniversiteden yeni mezun olmuştum. Annem ve babam, “Kızım, artık yaşın geldi. Güvenilir bir aileyle evlen, başını sokacak bir yuvan olsun,” diye baskı yapıyorlardı. Ben ise kalbimi dinlemekle, ailemin beklentilerini karşılamak arasında sıkışıp kalmıştım.

O günlerde hayatıma giren iki adam vardı: Mehmet ve Emre. Mehmet, babamın iş arkadaşıydı; otuzlu yaşlarının sonlarında, İstanbul’un köklü ailelerinden birinin oğluydu. Maddi durumu yerindeydi, ailesiyle birlikte büyük bir yalıda yaşıyorlardı. Emre ise üniversiteden sınıf arkadaşımdı; hayalleri büyük, cebinde ise sadece umutları vardı. Onunla birlikteyken kendimi özgür hissediyordum; ama ailem için Emre, “geleceği belirsiz bir çocuk”tan ibaretti.

Bir akşam, Emre’yle Kadıköy’de buluşmuştuk. Sahilde otururken bana dönüp, “Zeynep, seninle bir ömür geçirmek istiyorum. Ama biliyorum ki aileni ikna etmek zor olacak,” dedi. Gözlerim doldu; çünkü biliyordum ki annem asla razı olmayacaktı. O gece eve döndüğümde annem beni bekliyordu.

— Zeynep, bak kızım… Mehmet seni istiyor. Ailesiyle konuştuk, seni çok beğenmişler. Böyle bir fırsat her zaman gelmez. Hem bak, Emre’nin işi gücü yok. Yarın öbür gün aç mı kalacaksın onunla?

Annemin sözleri içimi dağladı. Babam ise sessizce başını sallıyordu; onun için önemli olan tek şey, kızının “iyi bir yere varması”ydı. O gece sabaha kadar uyuyamadım. Kalbim Emre’ye aitken, aklımda ailemin sözleri yankılanıyordu.

Bir hafta sonra Mehmet’le buluştum. Bana karşı nazikti, kibarca konuştu; ama gözlerinde hep bir hesap vardı sanki. “Zeynep,” dedi, “Sana huzurlu bir hayat sunabilirim. Ailem seni çok sevdi. Seninle mutlu olacağıma inanıyorum.”

O an kararımı verdim: Ailemin istediği gibi davranacaktım. Emre’ye veda etmek için buluştuğumuzda gözyaşları içinde kaldık.

— Zeynep, lütfen yapma! Beni bırakma…
— Emre, lütfen… Annemi düşünmek zorundayım. Babamı… Onların yüzünü kara çıkaramam.

Emre’nin elleri titriyordu; bana sarıldı ve “Seni hep seveceğim,” dedi. O an içimde bir şeyler koptu; ama yoluma devam ettim.

Düğünümüz büyük bir otelde yapıldı; herkes mutluydu, herkes gururluydu… Bir tek ben hariç. Mehmet’in ailesi beni bağırlarına bastı; ama ben her gece yastığa başımı koyduğumda Emre’nin gözlerini hatırlıyordum.

Evliliğimizin ilk yılı zordu. Mehmet iyi bir insandı; ama aramızda bir duvar vardı. Ben ona hiçbir zaman gerçek anlamda âşık olamadım. O ise bunu fark ettiğinde öfkesini içine attı; bazen geceleri salonda sabahladı.

Bir gün tesadüfen Emre’yi gördüm; bir kafede oturuyordu, yanında yeni iş arkadaşları vardı. Göz göze geldik; o an kalbim yerinden fırlayacak sandım. Yanıma geldiğinde sesi titriyordu:

— Mutlu musun?
— Bilmiyorum…

O günden sonra içimdeki boşluk büyüdü. Mehmet’e karşı suçluluk duygum arttı; ona karşı soğuklaştım. O ise her geçen gün daha da içine kapandı.

Bir akşam eve geç geldim; Mehmet salonda oturuyordu.

— Nerede kaldın?
— Arkadaşlarla buluştum…
— Yalan söyleme Zeynep! Yüzünden belli…

O an gözyaşlarımı tutamadım.

— Ne istiyorsun benden? Ben elimden geleni yapıyorum! Ama olmuyor… İçimde bir boşluk var! Seninle evlenmemi istediler diye evlendim! Hiç kimse bana sormadı ne istediğimi!

Mehmet’in gözleri doldu; ilk defa onu bu kadar çaresiz gördüm.

— Ben seni sevdim Zeynep… Ama sen hiç bana ait olmadın.

O gece sabaha kadar ağladık; birbirimize sarıldık ama aramızdaki mesafe hiç kapanmadı.

Aylar geçti… Evliliğimizdeki çatlaklar büyüdü. Ailem ise hâlâ “Ne güzel kocan var, şükret!” diyordu. Kimse benim içimdeki yangını görmüyordu.

Bir gün annemle tartıştık:

— Anne! Hiç sordun mu bana ne hissettiğimi? Hiç düşündün mü ben mutlu muyum diye?
— Kızım! Mutluluk dediğin nedir ki? Evin var, kocan var… Daha ne istiyorsun?
— Ben kendim olmak istiyorum! Kendi hayatımı yaşamak istiyorum!

Annem sustu; ilk defa gözlerinde pişmanlık gördüm.

Şimdi burada, mutfakta oturmuş geçmişi düşünüyorum. Mehmet hâlâ iyi biri; ama ben ona haksızlık ettim mi? Yoksa asıl kendime mi ettim? Emre’yi seçseydim daha mı mutlu olurdum? Yoksa yine ailemin baskısı altında ezilir miydim?

Hayatım boyunca başkalarının isteklerine göre yaşadım; şimdi ise kendi sesimi duymaya çalışıyorum.

Sizce insan kendi mutluluğu için bencil olabilir mi? Yoksa aileye boyun eğmek mi gerekir? Ben hangisini seçseydim doğru olurdu?