Bir Karar Gecesi: Aile, Kayıp ve Affetmek Üzerine
“Neden hâlâ burada bekliyorsun, Zeynep? Annemiz seni görmek istiyor!” diye bağırdı ablam Elif, hastane koridorunun ucundan. Sesi titriyordu; öfke mi, korku mu, yoksa ikisinin karışımı mıydı, ayırt edemedim. O an, elimdeki çay bardağına öylece bakakaldım. Parmaklarım titriyordu. İçimde bir yerlerde yıllardır biriktirdiğim kırgınlıklar, annemin hastane yatağında can çekiştiği bu gecede, boğazıma düğümlenmişti.
“Ben… Ben hazır değilim,” dedim kısık bir sesle. Elif yanıma yaklaştı, gözleri dolu doluydu. “Hazır değilsen ne olacak? Yarın olmayabilir Zeynep! Annemiz ölüyor, bunu anlamıyor musun?”
O an zaman durdu sanki. Annemin bana çocukluğumdan beri söylediği o cümle yankılandı kulaklarımda: “Kızlarım birbirine küs olmasın, ben ölürsem birbirinize sahip çıkın.” Ama ben Elif’e yıllardır küstüm. O evden ayrılıp kendi hayatını kurduğunda, ben annemin yanında kalıp her şeyi sırtlandım. Babamın ölümünden sonra evin yükü bana kaldı. Elif ise uzaktan arada bir arayıp “Nasılsınız?” demekle yetindi. Şimdi ise annemin son anlarında, sanki hiçbir şey olmamış gibi yanımda duruyordu.
Hastane odasının kapısı aralandı. İçeriden doktor çıktı. “Hazırlıklı olun,” dedi kısaca. Elif’in gözleri bana döndü, “Lütfen Zeynep, annemizi yalnız bırakma.”
İçeri girdim. Annem zayıf bir sesle adımı fısıldadı: “Zeynep… Kızım…” Yanına eğildim, elini tuttum. O an gözyaşlarım kendiliğinden aktı. “Anne, ben buradayım,” dedim. Dudakları titredi, “Elif’le barışın… Ne olur…”
Elif de odaya girdi, annemin diğer elini tuttu. Annem son bir kez gülümsedi ve gözlerini kapadı. O an içimde bir şeyler koptu. Yıllardır taşıdığım öfke, kırgınlık ve yalnızlık; hepsi bir anda boşaldı.
Cenaze günü evimiz insan doluydu. Komşular, akrabalar, eski dostlar… Herkes baş sağlığı diliyor ama kimse bizim içimizdeki fırtınadan haberdar değildi. Elif’le yan yana oturduk ama aramızda görünmez bir duvar vardı.
O gece herkes gittikten sonra mutfakta yalnız kaldık. Elif sessizce çay koydu, bana uzattı. “Zeynep,” dedi yavaşça, “Biliyorum bana çok kızgınsın. Ama ben de kendi hayatımla baş etmeye çalıştım. Annemi bırakmak istemedim ama İstanbul’da tek başıma ayakta kalmak zorundaydım.”
Gözlerimi kaçırdım. “Ben de burada her şeyin yükünü tek başıma taşırken seni suçladım. Annem hasta olduğunda bile sana haber vermek istemedim önce… Ama sonra pişman oldum.”
Elif’in gözlerinden yaşlar süzüldü. “Şimdi annemiz yok ve biz hâlâ birbirimize yabancıyız. Sence annem bizi böyle görmek ister miydi?”
O an içimdeki buzlar çözülmeye başladı. Elif’in elini tuttum ilk defa yıllar sonra. “Belki de affetmek için çok geç değildir,” dedim.
O gece sabaha kadar konuştuk; çocukluğumuzdan kalan yaraları, babamızın ölümünden sonra yaşadıklarımızı, annemizin yokluğunda nasıl ayakta kalacağımızı… Her şey döküldü ortaya.
Günler geçti, evin sessizliği daha da ağırlaştı. Komşular yemek getirdi, akrabalar aradı ama asıl boşluk içimizdeydi. Elif İstanbul’a dönmeden önce son kez mezarlığa gittik birlikte.
Mezarın başında Elif sessizce dua etti. Sonra bana döndü: “Zeynep, bundan sonra daha sık geleceğim. Yalnız kalmanı istemiyorum.”
Başımı salladım ama içimde hâlâ bir korku vardı: Ya tekrar yalnız kalırsam? Ya affetmek sandığım kadar kolay değilse?
Şimdi annemin eski odasında oturuyorum; duvarda onun gençlik fotoğrafı, komodinin üstünde eski tarakları… Hayatım boyunca hep güçlü olmam gerektiğini düşündüm ama şimdi anlıyorum ki bazen en zor olan şey affetmekmiş.
Siz hiç affetmekte zorlandınız mı? Aile içinde yıllarca süren kırgınlıkları bir gecede silebildiniz mi? Yoksa bazı yaralar asla kapanmaz mı?