Küçük Elif’in Sırrı: Bir Müdürün Günlüğü
“Elif, yine mi artanları topluyorsun?” diye sordum, kantinin köşesinde sessizce eğilmiş küçük kızı izlerken. Gözleri bir anlığına bana takıldı, sonra hemen yere kaçtı. Cevap vermedi. O an içimde bir sızı hissettim; yıllardır bu okulda müdürlük yapıyordum ama bazı şeyleri hâlâ öğrenememiştim demek ki.
O günün akşamı, defterime şu satırları yazdım: “Çocuklar bazen öyle sessizce acı çeker ki, biz yetişkinler onların gözlerinin içine bakmayı unuturuz.” Elif’in davranışındaki tuhaflığı görmezden gelemezdim. Ertesi gün, teneffüs zili çaldığında onu uzaktan izlemeye başladım. Yine kantinde artan simitleri, poğaçaları bir poşete doldurdu. Kimseye çaktırmadan okulun arka kapısından çıktı. Merakım ağır bastı, peşinden yürüdüm.
Sokaklar ıssızdı, hava soğuktu. Elif’in ince montu rüzgârda savruluyordu. Birkaç sokak ötede eski, bakımsız bir apartmana girdi. Kapının önünde durup derin bir nefes aldım. İçeri girdim, merdivenlerden yukarı çıktım. Kapısı aralık bir daireden sesler geliyordu.
“Anne, ben geldim!” dedi Elif’in cılız sesi. İçeriden öksürük sesleri yükseldi.
“Hoş geldin kızım… Bugün de bir şeyler getirdin mi?”
Elif’in annesi, yatağa mahkûm, hasta bir kadındı. Yüzü solgundu, gözleri yorgunluktan çökmüştü. Elif poşeti annesinin yanına koydu, “Bugün simit de vardı anne,” dedi sevinçle.
O an içimden geçenleri anlatamam. Bir çocuğun omuzlarına yüklenen bu ağır sorumluluk… Elif’in annesiyle göz göze geldim. Utandı, başını eğdi.
“Biliyorum, yanlış ama… Başka çaremiz yok,” dedi kısık bir sesle.
O gece eve döndüğümde içim içimi yedi. Kendi çocuklarımın sıcak yatağında mışıl mışıl uyuduğunu düşündüm. Elif’in ise yaşından büyük yükler taşıdığını… Ertesi sabah okula gittiğimde öğretmenler odasında konuyu açtım.
“Arkadaşlar,” dedim, “bazı öğrencilerimizin evdeki durumu sandığımızdan çok daha kötü olabilir. Özellikle Elif gibi sessiz çocuklara daha fazla dikkat etmeliyiz.”
Öğretmenlerden biri, “Elif çok çalışkan ama içine kapanık,” dedi. Diğeri ise “Hiçbir zaman şikâyet etmez, her zaman ödevlerini yapar,” diye ekledi.
Bir hafta boyunca Elif’i yakından takip ettim. Her gün aynı ritüel: Artan yemekleri toplamak, eve götürmek… Bir gün cesaretimi topladım ve Elif’le konuşmak istedim.
“Elif,” dedim, “neden her gün artanları topluyorsun?”
Başını eğdi, parmaklarıyla montunun ucunu oynamaya başladı.
“Annem hasta… Evde yemek yok… Ben de annemi aç bırakmak istemiyorum.”
O an gözlerim doldu. Ne diyeceğimi bilemedim. Onu kucaklamak istedim ama sadece omzuna hafifçe dokunabildim.
O günden sonra okulda küçük bir yardım kampanyası başlattık. Öğrenciler ve öğretmenler evlerinden getirdikleri yiyecekleri bir kutuda topladı. Ama bunu Elif’i utandırmadan yapmalıydık. Onunla birlikte başka ihtiyaç sahibi çocuklara da yardım ettik.
Bir akşamüstü Elif’in evine tekrar gittim. Annesiyle uzun uzun konuştuk. Belediyeye başvurmalarını sağladım, sosyal yardımlardan faydalanmaları için gerekli belgeleri hazırladık.
Ama en çok zoruma giden şey şu oldu: Elif’in annesi gözyaşları içinde bana şunu söyledi:
“Biliyor musunuz Kemal Bey, bazen insan yardım istemekten utanıyor… Hele ki çocuğunun gözlerinin önünde…”
O gece defterime tekrar yazdım: “Yoksulluk sadece maddi bir eksiklik değil; insanın onurunu da kemiren bir yara.”
Bir sabah Elif okula geldiğinde yüzünde hafif bir tebessüm vardı. Artık artan yemekleri toplamıyordu. Arkadaşlarıyla daha çok konuşuyor, teneffüslerde oyunlara katılıyordu.
Ama bu hikâyenin sonu mutlu mu? Hayır… Çünkü biliyorum ki Elif gibi nice çocuk var bu şehirde; sessizce acı çeken, kimseye belli etmeyen…
Bir gün öğretmenler odasında kendi kendime sordum: “Biz yetişkinler olarak çocukların gözlerinin içine ne zaman bakmayı öğreneceğiz? Onların sessiz çığlıklarını duymak için daha kaç Elif’in hikâyesine tanık olmamız gerekecek?”
Belki de en büyük görevimiz, sadece ders vermek değil; çocukların hayatlarına gerçekten dokunabilmek… Sizce biz bunu başarabiliyor muyuz? Yoksa hâlâ görmezden mi geliyoruz?