Her Şey O Akşam Değişti: Bir Anadolu Kasabasında Kırık Hayaller
“Baba, lütfen bir kez olsun bana inan! Ben bu dükkânı kurtarabilirim!” diye bağırdım, sesim mağazanın boş raflarında yankılandı. Akşam olmuştu, kasabanın tek beyaz eşya dükkânında kapanışa yirmi dakika kalmıştı. Dışarıda yağmur başlamış, vitrinin camına damlalar vuruyordu. Babam, elleri titreyerek eski hesap defterini karıştırıyor, annem ise tezgâhın arkasında sessizce dua ediyordu. İçimdeki öfkeyi bastıramıyordum; yıllardır bu dükkânda, umutla ve korkuyla geçen her günün ağırlığı omuzlarımdaydı.
Babam Mahmut Bey, kasabanın en eski esnaflarından biriydi. Herkes ona saygı duyardı ama son yıllarda işler kötüye gitmişti. Büyük marketler açılmış, internetten alışveriş başlamıştı. Bizim gibi küçük esnaflar ise borç batağında çırpınıyordu. Babam hâlâ eski usul çalışıyor, müşteriyle sohbet edip çay ikram ederek satış yapmaya çalışıyordu. Ama zaman değişmişti.
O akşam, dükkânda son kalan müşterimiz de çıkınca babam kapıyı kilitledi. “Kızım Zeynep,” dedi yorgun bir sesle, “Senin hayallerin büyük, biliyorum. Ama bu kasaba küçük. Burada teknolojiye yatırım yapmak, yeni şeyler denemek riskli. Benim yaşım geçti artık.”
İçimde biriken gözyaşlarını tutmaya çalıştım. “Baba, ben İstanbul’a gitmek istiyorum. Orada bir teknoloji mağazasında iş bulabilirim. Burada boğuluyorum.”
Annem hemen araya girdi: “Zeynep, babanı bırakıp gitmek kolay mı sanıyorsun? Biz ne yaparız burada sensiz?”
O an içimde bir şeyler koptu. Yıllardır ailemin yükünü taşımıştım. Üniversiteyi kazanamamıştım çünkü babam hastalanınca dükkânda çalışmak zorunda kalmıştım. Arkadaşlarım büyük şehirlere gidip hayatlarını kurarken ben burada, eski bir dükkânda hayallerimi gömmüştüm.
Babamın sesi titriyordu: “Borçlar büyüdü kızım. Bankadan bugün yine aradılar. Evi ipotek ettik, biliyorsun. Eğer ödemezsek…”
Sözünü tamamlayamadı. Annem başını öne eğdi, elleriyle tespihini sıktı. O an anladım ki, gitmek de kalmak kadar zor olacaktı.
Birden kapı tekrar çaldı. Gece vakti kim gelirdi ki? Babam ürkekçe kapıyı açtı; içeriye kasabanın zenginlerinden Hüseyin Bey girdi. Yüzünde sinsi bir gülümseme vardı.
“Mahmut Usta,” dedi, “Duydum ki işler kötüye gidiyor. İstersen dükkânı bana devret, borçlarını kapatayım. Sen de rahat et.”
Babamın yüzü bembeyaz oldu. Annem sessizce ağlamaya başladı. Ben ise öfkeyle Hüseyin Bey’in gözlerinin içine baktım: “Bu dükkân bizim alın terimiz! Sizi buradan çıkmanızı istiyorum!”
Hüseyin Bey alaycı bir şekilde güldü: “Genç kızım, gerçeklerle yüzleşmek lazım. Bu kasabada küçük esnafın artık şansı yok.”
O gece sabaha kadar uyuyamadık. Annem dua etti, babam sessizce ağladı. Ben ise pencereden yağmuru izledim ve kendi kendime söz verdim: Ya bu dükkânı kurtaracaktım ya da kendi yolumu çizecektim.
Ertesi sabah erkenden kalkıp kasabanın gençleriyle konuştum. Onlara sosyal medyada reklam yapmayı, internetten satışa başlamayı önerdim. Kimisi güldü, kimisi destek oldu. Babam başta karşı çıktı ama sonunda çaresizce kabul etti.
Günler geçti, borçlar büyüdü ama ben pes etmedim. Sosyal medyada kampanyalar başlattık, kasabanın dışına da satış yapmaya başladık. Yavaş yavaş işler açıldı ama Hüseyin Bey’in baskısı da arttı. Bir gün babam fenalaştı; hastaneye kaldırdık.
O an anladım ki ailemden vazgeçemem ama kendi hayallerimi de erteleyemem. Babam hastanede yatarken elini tuttum: “Baba, ben hem seni hem de hayallerimi kurtaracağım.”
Babam gözlerimin içine baktı: “Kızım, seninle gurur duyuyorum. Ama unutma; bazen kaybetmek de büyümektir.”
Şimdi dükkânımız ayakta ama ben hâlâ İstanbul hayalini içimde taşıyorum. Her sabah vitrinin camına vuran güneş ışığında kendime soruyorum: İnsan ailesi için ne kadar fedakârlık yapmalı? Hayallerimizden vazgeçmeden ailemizi nasıl koruyabiliriz?
Siz olsaydınız ne yapardınız? Hayalleriniz mi, aileniz mi?