Karanlıkta Kalan Işık: Bir Sekreterin Sessiz Çığlığı
“Yeter artık, Zeynep! Bir gün de geç kalmadan gel, ne olur?” diye bağırdı müdürüm, sabahın köründe, fabrikanın soğuk koridorlarında yankılanan sesiyle. Elimdeki çantamı sıkıca kavradım, başımı eğdim. O an, içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim. Yirmi beş yıldır bu devasa demir-çelik fabrikasında sekreterlik yapıyordum. Her sabah aynı telaş, aynı suçluluk duygusu… Ama kimse bilmezdi, evde hasta anneme bakmak için geceleri uykusuz kaldığımı, sabahları gözlerimi açmakta bile zorlandığımı.
Fabrikanın camından dışarı bakarken, işçilerin gri tulumlar içinde ağır adımlarla yürüdüğünü izledim. Herkesin bir derdi vardı burada; kimi borçlarını düşünüyor, kimi çocuklarının okul masraflarını… Ama ben, annemin nefes alışlarını sayıyor, eve döndüğümde onu sağ bulup bulamayacağımı düşünüyordum. Bir de kızım Elif’in üniversite hayalleri…
Bir gün öğle arasında kantinde otururken, yan masadan yükselen fısıltılar kulağıma çalındı:
“Zeynep Hanım yine geç kalmış. Müdür iyice sinirlendi bu sefer.”
“Yazık kadına ya, annesi hasta diyorlar. Ama iş işte, kimseye acımaz.”
O an gözlerim doldu. Kimseye anlatamadığım yükümün ağırlığı altında eziliyordum. Eve döndüğümde ise bambaşka bir savaş başlıyordu. Annem yatağında güçsüzce yatarken, Elif kapıda beni beklerdi:
“Anne, bana biraz ders çalıştırır mısın? Yarın sınavım var.”
Yorgunluktan gözlerim kapanırken, ona gülümsemeye çalışırdım. “Tabii kızım, gel bakalım.”
Ama bazen sabrım tükenirdi. Bir gece Elif’e bağırdım:
“Ben de insanım Elif! Biraz anlayış göster! Her şeyi tek başıma yapmak zorunda mıyım?”
Elif’in gözleri doldu. O an kendimden nefret ettim. Annem ise odasından seslendi:
“Zeynep, kızına bağırma. O da senin gibi yoruluyor.”
O gece sabaha kadar ağladım. Kimseye yetemediğimi düşündüm. Ne iyi bir anne olabiliyordum ne de iyi bir evlat… İşte ise sürekli azar işitiyor, arkadaşlarımın arasında dışlanıyordum. Herkesin gözünde sadece “sorunlu sekreter”dim.
Bir gün fabrikanın ana girişinde büyük bir yangın çıktı. Herkes panik içindeydi. Müdürüm bana bağırdı:
“Zeynep! Acil durum listelerini getir!”
Koşarak ofise gittim ama anahtarımı bulamıyordum. Ellerim titriyordu. O an yanımda çalışan genç stajyer Emre geldi:
“Zeynep Abla, sakin ol. Beraber buluruz.”
Emre’nin desteğiyle listeleri bulup müdüre teslim ettim. O gün ilk kez biri bana teşekkür etti:
“İyi iş çıkardın Zeynep.”
O küçük teşekkür bile içimde bir umut ışığı yaktı. Belki de hâlâ bir işe yarıyordum… Ama akşam eve döndüğümde annemin durumu kötüleşmişti. Ambulans çağırdık; hastanede saatlerce bekledik. Elif’in elini tutarken ona söz verdim:
“Her şey düzelecek kızım. Söz veriyorum.”
Ama içimde bir korku vardı; ya annemi kaybedersem? Ya Elif’in hayallerini gerçekleştiremezsem?
Bir sabah annem vefat etti. Ev bomboş kaldı. Fabrikaya döndüğümde herkes başsağlığı diledi ama kimse acımı tam anlamadı. Müdürüm ise soğukça,
“Artık daha düzenli çalışırsınız,” dedi.
O an içimde bir öfke patladı:
“Siz hiç sevdiklerinizi kaybettiniz mi? Hiç geceleri uykusuz kalıp sabah işe gelmek zorunda kaldınız mı?”
Herkes sustu. O günden sonra bana bakışları değişti ama yalnızlığım daha da derinleşti.
Elif ise üniversiteyi kazandı ama başka bir şehre gitti. Evde tek başıma kaldım. Akşamları eski fotoğraflara bakıp ağladım. Fabrikada ise işler daha da zorlaştı; gençler teknolojiyle aramda uçurum olduğunu hissettiriyordu.
Bir gün Emre yanıma geldi:
“Zeynep Abla, istersen sana bilgisayarda bazı şeyleri gösterebilirim.”
İlk kez biri bana yardım teklif ettiğinde utanmadım; kabul ettim. Yavaş yavaş yeni şeyler öğrenmeye başladım ama içimdeki boşluk hiç dolmadı.
Bir akşam eve dönerken apartmanın girişinde komşum Ayşe Teyze’yle karşılaştım:
“Kızım, çok zayıflamışsın. Gel bir çay içelim.”
O çay sohbetinde yıllardır ilk kez içimi döktüm; annemi, Elif’i, işte yaşadıklarımı anlattım. Ayşe Teyze elimi tuttu:
“Hepimiz yalnızız aslında Zeynep’im. Ama paylaşınca hafifliyor yükümüz.”
O günden sonra her hafta Ayşe Teyze’yle çay içmeye başladık. Yavaş yavaş yalnızlığımı kabullenmeyi öğrendim.
Şimdi pencereden dışarı bakarken düşünüyorum: Hayat neden bazılarına bu kadar ağır yükler yüklüyor? İnsan ne zaman gerçekten mutlu olabiliyor? Sizce de bazen her şey üst üste gelmiyor mu?