Bir Tencere Sarma, Bir Ömür Yara: Bir Kadının Sessiz Çığlığı

“Anne, neden yine ağlıyorsun?”

Oğlum Emir’in uykulu sesiyle irkildim. Elimdeki lahana yaprağı yere düştü, tencerenin kapağı hafifçe aralandı. Gece yarısı olmuştu; mutfakta yalnız kalmak istemiştim ama gözyaşlarım yine beni ele vermişti. Emir kapının eşiğinde, pijamalarıyla bana bakıyordu. “Bir şey yok oğlum, soğan doğradım da…” dedim, gülümsemeye çalışarak. Ama o, gözlerimin kırmızılığını fark etti. “Yine babamı mı düşünüyorsun?”

İşte o an, içimdeki bütün duvarlar yıkıldı. Yıllardır kimseye anlatamadığım acılar, pişmanlıklar ve korkular bir anda mutfağın bu küçük köşesine sığdı. Oğlumun gözlerinde hem merak hem de kırgınlık vardı. “Gel buraya,” dedim, kucağımı açarak. Bana sarıldı, başını omzuma koydu. “Biliyor musun Emir,” dedim titrek bir sesle, “bazen insan ne kadar güçlü olmaya çalışsa da bazı yaralar hiç kapanmıyor.”

O gece sarma sarmak bahaneydi aslında. Her bayram öncesi olduğu gibi, oğlumun en sevdiği yemeği yapmak istedim. Ama her lahana yaprağına bir parça hüzün sardım sanki. Çünkü bu evde artık bir eksik vardı; yıllardır süren sessizliğin, kırgınlığın ve yalnızlığın adıydı o eksik: Sadık.

Sadık’la evlendiğimde 23 yaşındaydım. Annem “Kızım, Sadık iyi çocuktur. Babası esnaf, kendisi de düzgün işte çalışıyor,” demişti. Ben de herkes gibi mutlu olacağımı sandım. Düğünümüz kalabalıktı; komşular, akrabalar, herkes oradaydı. O günlerde Sadık’ın gözlerinde başka bir adam vardı sanki; bana sevgiyle bakan, geleceğe dair umut veren biri…

Ama zamanla o bakışlar değişti. Önce işten geç gelmeler başladı. Sonra telefonunu saklamalar… Bir gece, mutfakta bulaşık yıkarken arkasından gelen fısıltıları duydum: “Sana söz veriyorum, yakında her şey değişecek.” O cümle içime bir ok gibi saplandı. O günden sonra Sadık’a güvenim sarsıldı.

Bir gün, annemle pazara gitmiştik. Eve döndüğümüzde Sadık’ın telefonunda bir mesaj gördüm: “Seni çok özledim.” O an dünya başıma yıkıldı. Ellerim titredi, nefesim kesildi. Sadık eve geldiğinde ona hesap sordum. “Kim bu kadın?” dedim. Gözlerini kaçırdı, “Yanlışlıkla gelmiş,” dedi önce. Sonra öfkelendi: “Sen bana güvenmiyorsun! Herkes hata yapar!”

O gece ilk defa kendimi bu kadar yalnız hissettim. Annem salonda sessizce ağladı; babam ise “Kızım, yuvanı bozma,” dedi. Ama ben artık eski ben değildim. İçimde bir şeyler kırılmıştı.

Sadık’ın ihanetini affetmeye çalıştım; sırf oğlumuz için… Ama her geçen gün daha da uzaklaştık birbirimizden. Bir sabah kahvaltıda Emir babasına “Baba, neden annemi üzüyorsun?” diye sorduğunda Sadık masadan kalkıp kapıyı çarptı. O günden sonra eve daha az gelmeye başladı.

Bir gün Sadık’ın iş yerinden arkadaşı Ayhan aradı beni: “Meral abla, Sadık birkaç gündür işe gelmiyor.” O an anladım ki Sadık artık başka bir hayat kurmuştu kendine. O gece Emir’in odasında sabaha kadar ağladım. Oğlumun saçlarını okşarken içimden defalarca sordum: “Nerede yanlış yaptım?”

Boşanma süreci kabus gibiydi. Mahkemede Sadık’ın avukatı bana “Çocuğu annesine bırakmak doğru olmaz,” dediğinde içimden haykırmak istedim: “Ben oğlum için her şeyi göze aldım!” Ama kimse duymadı sesimi…

Sonunda Emir benimle kaldı ama Sadık ayda bir kez bile aramaz oldu. Her bayram öncesi oğlum kapının önünde beklerdi; belki babası gelir diye… Ama o hiç gelmedi.

Yıllar geçti; ben çalıştım, didindim, oğluma hem anne hem baba oldum. Ama her gece yatağa yattığımda içimde bir boşluk kaldı. Annem bazen hâlâ “Belki Sadık döner,” derdi ama ben artık umut etmiyordum.

Şimdi ise Emir büyüdü; liseye gidiyor. Bazen bana bakarken gözlerinde babasına duyduğu özlemi görüyorum. Bir gün okuldan geldiğinde bana şöyle dedi: “Anne, babam neden bizi bıraktı? Ben kötü bir çocuk muydum?”

O an kalbim paramparça oldu. Ona sarıldım ve ağladım: “Hayır oğlum, asla… Sen benim en değerli varlığımsın.” Ama içimdeki suçluluk duygusu hiç geçmedi.

Bu gece yine sarma sararken geçmişin gölgeleri mutfağıma doldu. Her lahana yaprağında bir anı; her pirinç tanesinde bir pişmanlık… Keşke zaman geri dönse de bazı şeyleri değiştirebilsem diyorum bazen.

Emir başını omzumdan kaldırdı ve gözlerimin içine baktı: “Anne, sen güçlü bir kadınsın. Ben seninle gurur duyuyorum.”

O an anladım ki belki de en büyük mücadelem oğluma iyi bir hayat sunmak olmuştu; ne kadar eksik ve yaralı olsam da…

Şimdi size soruyorum: Siz hiç bir gecede bütün hayatınızı sorguladınız mı? Bir tencere sarma sararken geçmişinizle yüzleşmek zorunda kaldınız mı?