Bir Tabutun Başında Fısıldanan Sır: Annemin Cenazesinde Duyulan Sessizlik

“Anne, beni affedebilecek misin?”

Bu cümleyi fısıldadığımda, caminin içindeki sessizlik neredeyse kulaklarımı sağır etti. Tabutun başında diz çökmüş, alnımı soğuk tahtaya yaslamıştım. Gözlerimden yaşlar süzülürken, içerideki herkes nefesini tutmuştu. Babam, arka sırada ellerini yumruk yapmış, gözlerini yere dikmişti. Ablam Zeynep’in ise gözleri kıpkırmızıydı; ama bana bakmaya cesaret edemiyordu. O an, yıllardır içimde taşıdığım yükü bırakmak istedim.

Annem Hatice Hanım, mahallemizin en sevilen kadınıydı. Herkes ona derdini anlatır, bir tabak börek ya da bir bardak çay için kapısını çalardı. Ama kimse bizim evdeki sessizliği, akşam yemeklerinde havada asılı kalan gerginliği bilmezdi. Babamın işsiz kaldığı o yıl, annem hem evin hem de bizim yükümüzü sırtladı. Ben ise, lise son sınıfta, üniversite hayaliyle yanıp tutuşurken, evdeki kavgaların ortasında eziliyordum.

Bir gece, babam yine iş bulamadığı için anneme bağırıyordu. “Senin yüzünden bu haldeyiz!” diye haykırdı. Annem ise sessizce sofrayı topladı, bana göz kırptı: “Sen odana git oğlum.” Ama ben gitmedim. O gece ilk defa babama karşı çıktım. “Yeter artık! Anneme bağırma!” dedim. Babam bir an sustu, sonra bana öyle bir baktı ki, içimdeki bütün cesaretim eridi gitti.

O günden sonra evdeki hava daha da ağırlaştı. Annem bana hiçbir şey belli etmemeye çalıştı ama geceleri yastığa gömülüp ağladığını duyardım. Ben de kendi acımı ona yüklememek için susardım. Üniversiteyi kazandığımda, annem gözyaşlarıyla sarıldı bana: “Seninle gurur duyuyorum oğlum,” dedi. Ama ben onun gözlerinde başka bir şey gördüm: Yorgunluk ve korku.

Üniversiteye başladığımda İstanbul’a taşındım. Evden uzaklaşmak bana iyi geldi sandım. Ama her gece annemi düşünmeden uyuyamıyordum. Arada arardım, “İyiyim oğlum, merak etme,” derdi hep. Ama sesinde bir kırıklık vardı. Bir gün Zeynep aradı: “Annem hastaneye kaldırıldı,” dedi. O an dünyam başıma yıkıldı.

Hastaneye koştuğumda annem bana gülümsedi: “Bak geldin ya, bana bir şey olmaz.” Ama oldu. Bir hafta sonra onu kaybettik. Cenaze günü cami tıklım tıklımdı. Mahalleli, akrabalar, eski komşular… Herkes oradaydı ama ben annemin yanında tek başıma hissettim kendimi.

İmam dua ederken içimde bir şey koptu. Tabutun başına yürüdüm, diz çöktüm ve fısıldadım: “Anne, beni affedebilecek misin? Senin yükünü hafifletmek için hiçbir şey yapamadım.” O an camideki herkes sustu. Babam bile başını kaldırıp bana baktı. Zeynep yanımda ağlamaya başladı.

O an herkesin önünde yıllarca sakladığım sırrı söylemek istedim: Annemin hastalığını ilk ben öğrenmiştim ama ona söylememiştim. Doktorun verdiği raporu cebimde sakladım günlerce; çünkü onun üzülmesini istemedim. Belki de tedaviye daha erken başlasaydık… Belki de…

Cenazeden sonra evde büyük bir sessizlik vardı. Babam odasına çekildi, Zeynep mutfağa kapanıp ağladı. Ben ise annemin eski sandığını açtım. İçinde bana yazdığı ama hiç vermediği mektuplar buldum:

“Oğlum,

Hayat bazen çok ağır gelir insana. Senin omuzlarına yük bindirmek istemedim hiç. Babanı da suçlama; o da kendi acısıyla savaşıyor. Ama bil ki seni hep sevdim ve seninle gurur duydum…”

O gece mektupları defalarca okudum. Sabah olduğunda babam yanıma geldi:

“Oğlum,” dedi titrek bir sesle, “Anneni kaybettik ama birbirimizi kaybetmeyelim.” İlk defa babamla sarıldık o sabah.

Günler geçti, acımız hafiflemedi ama birbirimize daha çok tutunduk. Zeynep’le birlikte annemin mezarına sık sık gittik; orada konuşamadığımız her şeyi konuştuk.

Şimdi düşünüyorum da; insan bazen en sevdiklerine en büyük yükü taşıtırken farkında olmuyor. Annemi kurtaramadım belki ama onun bana bıraktığı sevgiyi ve gücü hayatım boyunca taşıyacağım.

Siz hiç annenize söyleyemediğiniz bir sırrınız oldu mu? Ya da affedilmek istediğiniz bir hata? Bazen geç olmadan konuşmak gerekmez mi?