Bir Akşamüstü Kadıköy’de: Kayıp Zamanın Peşinde

“Yine mi geldin buraya, Oğuz?” Annemin sesi telefonda titrek ve yorgun. “Bak oğlum, kendini daha ne kadar bu şekilde harcayacaksın?”

Telefonu kapatıyorum. Kadıköy’ün ara sokaklarında, eski bir apartmanın önünde arabamda oturuyorum. Gözüm sürekli o köşeye kayıyor. Bir yıl önce tam bu saatte, işten dönerken onu görmüştüm. Elif… Saçları rüzgârda savrulmuş, elinde kitaplarla hızlı hızlı yürüyordu. O an, içimde bir şeyler koptu. Arabayı kenara çekip ona seslenmek istedim ama cesaret edemedim. Bir anlık tereddüt… Sonra döndüğümde çok geçti; Elif çoktan kaybolmuştu kalabalığın içinde.

O günden beri, ne zaman içimi bir hüzün kaplasa, buraya geliyorum. Arabada oturup, belki yine karşıma çıkar diye bekliyorum. Her seferinde aynı hayali kuruyorum: Arabadan inip ona sesleniyorum, “Elif! Ne tesadüf!” O da bana gülümsüyor, “Oğuz, sen hâlâ buralarda mısın?” diyor. Sonra birlikte Moda’ya iniyoruz, sahilde çay içiyoruz, eski günlerden konuşuyoruz… Ama bunların hiçbiri olmuyor. Sadece ben ve pişmanlığım var.

Birden telefonum tekrar çalıyor. Bu sefer babam. Açmıyorum. Babamla konuşmak daha da zor; çünkü o hiçbir zaman duygularımdan anlamadı. Onun için hayat, iş ve para demekti. “Bak oğlum,” derdi hep, “Aşk meşk karın doyurmaz. Sen önce adam ol!”

Ama ben Elif’i ilk gördüğümde, her şeyin değişeceğini sanmıştım. Üniversitede tanıştık; o zamanlar her şey çok güzeldi. Elif’in gözlerinde hayat vardı, umut vardı. Ben ise hep bir şeylerden korkuyordum: Annemin beklentilerinden, babamın sert bakışlarından, kendi yetersizliğimden…

Bir gün Elif bana dedi ki: “Oğuz, seninle başka bir şehirde yaşamak istiyorum. İstanbul’dan kaçalım mı?” O an içimden geçenleri ona söyleyemedim. Cesaret edemedim. Annemi nasıl bırakırım? Babam ne der? İşimi nasıl bırakırım? O kadar çok soru vardı ki kafamda…

Elif gittiğinde, annem bana sarıldı: “Bak oğlum, iyi ki gitmemişsin. Biz sensiz ne yapardık?” O an annemin gözlerindeki korkuyu gördüm; yalnız kalma korkusunu… Ama kendi korkumu hiç göremedim.

Şimdi burada, arabada otururken geçmişimle hesaplaşıyorum. Birden arka koltukta Elif’in sesi yankılanıyor kafamda:

“Oğuz, neden hep başkalarının hayatını yaşıyorsun?”

Kafamı cama yaslıyorum. Dışarıda gençler gülüyor, bir çift el ele tutuşmuş Moda’ya doğru yürüyor. İçimde bir kıskançlık dalgası yükseliyor; onlar cesur olabilmişler.

Birden kapı açılıyor ve annem yan koltuğa oturuyor gibi hissediyorum.

“Oğlum,” diyor annem hayaliyle, “Senin iyiliğini istedim hep.”

Ama ben ne istedim? Hiç sordum mu kendime?

Telefonum titriyor; bu sefer mesaj gelmiş:

“Babaanneni hastaneye kaldırdık.”

Bir anda gerçek dünyaya dönüyorum. Ailemin bana ihtiyacı var; bunu biliyorum. Ama ya benim kendime ihtiyacım varsa?

Arabadan inip hızlı adımlarla hastaneye gidiyorum. Koridorda annem ağlıyor; babam sessizce köşede oturmuş. Babaannem yoğun bakımda.

Annem bana sarılıyor: “Oğlum, iyi ki varsın.”

Ama ben içimde bir boşluk hissediyorum; sanki burada olmamam gerekiyormuş gibi.

Gece eve dönerken yine Kadıköy’den geçiyorum. Elif’in yaşadığı apartmanın önünde duruyorum. Pencerelerden birinde ışık yanıyor; acaba hâlâ burada mı? Yoksa çoktan başka bir hayata mı karıştı?

Birden telefonum çalıyor; bu sefer numara kayıtlı değil.

“Merhaba Oğuz,” diyor tanıdık bir ses.

“Elif?”

“Evet… Bir gün karşılaşırız diye düşündüm hep.”

Nefesim kesiliyor.

“Ben de…” diyorum kısık sesle.

“İyi misin?”

“Bilmiyorum Elif… Sence insan kendi hayatını seçebilir mi gerçekten?”

Kısa bir sessizlik oluyor.

“Bazen seçmek için çok geç kalıyoruz Oğuz,” diyor Elif. “Ama yine de denemek lazım.”

Telefon kapanıyor. Gözlerim doluyor; arabadan inip apartmanın kapısına doğru yürüyorum ama elim kapı ziline gitmiyor.

O gece sabaha kadar uyuyamıyorum. Sabah annem kahvaltı hazırlarken bana bakıyor:

“Oğlum, mutlu musun?”

İlk kez dürüst oluyorum:

“Bilmiyorum anne… Belki de hiç olmadım.”

Annem gözlerini kaçırıyor; o da bilmiyor cevabını.

O gün işe gitmiyorum; Kadıköy’de sahilde oturup denizi izliyorum. Yanımdan geçen insanlar bana yabancı geliyor ama aynı zamanda çok tanıdıklar: Herkes bir şeylerden kaçıyor, herkes birilerine yetişmeye çalışıyor.

Bir martı çığlığıyla irkiliyorum; Elif’in sesi tekrar kulaklarımda:

“Oğuz, hayat kısa… Cesur ol!”

Şimdi size soruyorum: Siz hiç kendi hayatınızı yaşamak için cesaret ettiniz mi? Yoksa benim gibi başkalarının hayalleriyle mi yetindiniz?