Zalas’ın Son Nöbetçisi

“Baba, artık burada kalmanın bir anlamı yok. Gel bizimle İstanbul’a,” dedi kızım Elif, gözlerinde hem endişe hem de sabırsızlıkla. O an, elimdeki bastonu daha sıkı kavradım. Karabas, yanımda sessizce oturuyordu; gözleriyle bana bakıyor, sanki ne hissettiğimi anlıyordu. O an, köyün ortasında, yıkık dökük evlerin arasında, geçmişimle ve geleceğimle baş başa kaldım.

Zalas köyü… Bir zamanlar çocuk sesleriyle dolup taşan, her evden dumanların yükseldiği, baharda çiçeklerin kokusunun rüzgarla savrulduğu o güzel köy. Şimdi ise, onca yılın ardından geriye sadece birkaç yaşlı ve sadık hayvanlarımız kaldı. Benim içinse, en kıymetlisi Karabas’tı. O, eşim Hatice’nin ölümünden sonra bana kalan tek gerçek dostumdu.

Elif’in ısrarı bitmek bilmiyordu. “Baba, burada tek başına ne yapacaksın? Elektrik gidiyor, yollar kapanıyor. Komşuların çoğu göçtü. Sen de gel artık.”

İçimde bir fırtına kopuyordu. Elif’in haklı olduğunu biliyordum ama bu toprakları bırakmak… Her taşında, her ağacında bir anım vardı. Hatice’yle ilk defa el ele tutuştuğumuz çam ağacı hâlâ bahçede duruyordu. Oğlum Murat’ın çocukken düştüğü dere kenarı, annemin bana masal anlattığı eski ocak… Hepsi burada, hepsi benden bir parça.

Ama Elif’in gözlerindeki korkuyu da görüyordum. “Baba, geçen hafta yine fenalaştın. Ya yanında kimse olmasaydı? Karabas sana yardım edemez ki!”

Karabas’ın başını okşadım. “O bana senden daha iyi bakıyor kızım,” dedim gülümseyerek ama içim acıyordu. Elif’in gözleri doldu. “Baba, lütfen inat etme.”

O gece uyuyamadım. Karabas ayak ucumda kıvrılmıştı. Tavan arasından gelen rüzgarın uğultusu, sanki geçmişin seslerini taşıyordu bana. Hatice’nin sesi kulaklarımda çınladı: “Hayat dediğin, sevdiklerinle yaşanır.”

Sabah olduğunda köyün tek bakkalı Mehmet Amca uğradı. “Yusuf, Elif yine mi geldi? Kız haklı oğlum, burada yaşanmaz artık.”

“Biliyorum Mehmet Amca,” dedim kısık sesle. “Ama insan köklerini bırakıp nereye gider?”

Mehmet Amca bastonuyla yere vurdu: “Kök dediğin insanın kalbinde olur oğlum. Ben de torunların yanına gideceğim yakında.”

O gün köyde dolaştım. Her evin önünde bir hikaye vardı; kimi kapısı kilitli, kimi camı kırık… Eski dostlarımın çoğu ya göç etmiş ya da toprağa karışmıştı. Karabas peşimde, sanki her adımda bana cesaret veriyordu.

Akşamüstü Elif ve damadım Ahmet tekrar geldiler. “Baba, kararını verdin mi?” dedi Elif titrek bir sesle.

Bir süre sustum. Sonra içimdeki acıyı bastırarak konuştum: “Ben burada kalacağım kızım. Burası benim yuvam. Sizin için endişeleniyorum ama buradan ayrılırsam kendimi kaybederim.”

Elif ağlamaya başladı. Ahmet omzuna dokundu: “Yusuf Baba, biz seni yalnız bırakmayız. Sık sık geliriz.”

O gece Karabas’la birlikte dışarı çıktık. Gökyüzünde yıldızlar parlıyordu; köyün üstüne çöken sessizlikte sadece bizim ayak seslerimiz duyuluyordu. Karabas birden havladı; eski değirmenin orada bir tilki belirdi ve hızla kayboldu.

“Bak Karabas,” dedim ona, “biz de bu köyde kalan son nöbetçileriz.” O an gözlerim doldu; yalnızlığın ağırlığı omuzlarıma çöktü ama aynı zamanda bir huzur hissettim.

Günler böyle geçip gitti. Elif arada aradı, bazen torunlarımı telefonda duydum. Ama köydeki sessizlik, bana geçmişi ve pişmanlıklarımı daha çok düşündürdü.

Bir gün Murat aradı; yıllardır görüşmemiştik. “Baba,” dedi soğuk bir sesle, “neden hep Elif’i kayırdın? Ben de senin oğlunum.”

İçimde eski yaralar açıldı. Murat’la aramızda hep bir mesafe olmuştu; ben ona sevgimi gösteremedim belki de. “Oğlum,” dedim titrek bir sesle, “ben sizi hep aynı sevdim ama bazen yanlış yaptım.”

Telefon kapandıktan sonra uzun süre ağladım. Karabas yanıma geldi; başını dizime koydu. Ona sarıldım; sanki bütün pişmanlıklarımı ona anlatıyordum.

Bir sabah köyde yangın çıktı; terk edilmiş bir evde elektrik kontağından çıkmıştı. Koştum, komşularla birlikte söndürmeye çalıştık ama ev kül oldu gitti. O an anladım ki; zaman her şeyi alıp götürüyor, ne kadar direnirsek direnelim.

O gece Elif tekrar geldi; bu kez yanında torunum Zeynep de vardı. “Dede,” dedi küçük kızım, “burada korkmuyor musun?”

Onun gözlerine baktım; masumiyet ve merak doluydu. “Korkmuyorum kızım,” dedim, “çünkü burada anılarım var.”

Elif bana sarıldı; uzun süre öylece kaldık.

Şimdi bu satırları yazarken Karabas yine yanımda uyuyor. Zalas’ın rüzgarı pencereden içeri süzülüyor; geçmişin ve geleceğin arasında sıkışıp kalmış gibiyim.

Acaba insan gerçekten köklerini bırakıp gidebilir mi? Yoksa asıl cesaret, geçmişin gölgeleriyle yüzleşip orada kalmak mıdır? Siz olsanız ne yapardınız?