Bir Torun Gelinine Elden Örgü Atkı: Değer mi, Değmez mi?

“Anneanne, bu ne?”

Gelinim Elif’in sesi, mutfağın kapısından içeriye soğuk bir rüzgar gibi girdi. Elimdeki çay bardağını tezgâha bırakırken, gözlerim atkıya kaydı. Kendi ellerimle, ince ince ördüğüm, her ilmeğinde bir dua ettiğim o atkı, masanın ucunda öylece duruyordu. Elif’in yüzünde ise ne bir tebessüm, ne de bir minnet izi vardı. Sanki ona bir yük vermişim gibi bakıyordu.

“Senin için ördüm kızım,” dedim, sesim titreyerek. “Kış geliyor, Ankara’nın ayazı malum. Sıcak tutsun diye…”

Elif atkıyı eline aldı, bir ucunu parmaklarının ucuyla çekiştirdi. “Çok teşekkür ederim ama… Rengi bana pek uymamış galiba. Hem… Şey… Ben genelde hazır giyim kullanıyorum.”

O an içimde bir şeyler kırıldı. Sanki yıllardır biriktirdiğim sabır, o atkının ilmekleriyle birlikte çözülüp yere döküldü. Emekli maaşımla geçinmeye çalışırken, markette indirim kovalarken, torunuma ve ailesine küçük sürprizler yapabilmek için kenara üç beş kuruş atarken… Her şeyin karşılığı bu muydu?

Torunum Mert ise köşede sessizce telefonuna bakıyordu. Ne annesinin ne de benim konuşmamı duymuş gibiydi. Oysa çocukluğunda ona ördüğüm yelekleri sırtından çıkarmazdı. Şimdi ise aramızda görünmez bir duvar vardı.

O gece yatağımda dönüp durdum. Kafamda Elif’in yüzü, dudaklarının kenarındaki o memnuniyetsiz ifade… İçimde bir burukluk, bir de kızgınlık vardı. Kendi kendime sordum: Biz nerede hata yaptık? Bizim zamanımızda el emeği en kıymetli hediyeydi. Şimdi ise sanki ayıp bir şeymiş gibi bakılıyor.

Sabah kahvaltısında Elif yine sessizdi. Mert ise aceleyle ekmeğini yedi, işe gitmek için kalktı. “Anneanne, ellerine sağlık,” dedi ama gözleri hâlâ telefonundaydı.

Elif ise tabağına dokunmadan kalktı. “Ben biraz hava alacağım,” dedi ve kapıyı çekip çıktı.

O gün evde yalnız kaldım. Televizyonu açtım ama hiçbir şey izlemek istemedim. Pencerenin önüne geçip dışarıya baktım. Karşı komşu Ayşe Hanım’ın torunu okuldan dönüyordu; annesi kapıda onu bekliyordu. Birbirlerine sarıldılar, gülüştüler. İçimde bir sızı hissettim.

Telefonum çaldı. Kızım Zeynep arıyordu.

“Anne, nasılsın?”

“İyiyim kızım,” dedim ama sesimden anladı tabii.

“Bir şey olmuş, anlat bakayım.”

Dayanamadım, anlattım olan biteni. Zeynep uzun uzun sustu.

“Anneciğim,” dedi sonunda, “Elif’in huyu biraz farklı. Senin kıymetini bilmezse üzülme. Ama gençler artık başka türlü düşünüyorlar. Onlar için el emeği değil de marka önemli.”

Bu sözler içimi daha da acıttı. Ben mi çağın gerisinde kalmıştım? Yoksa sevgi artık sadece etiketlerde mi aranıyordu?

Akşam olunca Elif eve döndü. Yorgun görünüyordu ama gözlerinde bir huzursuzluk vardı.

“Anneanne,” dedi sessizce, “Sana kırıldıysan özür dilerim. Sadece… Bilmiyorum, bana böyle şeyler çok yabancı geliyor.”

Oturduk karşılıklı. Bir süre sessizce çay içtik.

“Elif,” dedim sonunda, “Benim zamanımda insanlar birbirine sevgisini böyle gösterirdi. Paramız yoktu ama elimizden geleni yapardık. Şimdi ise her şey hazır, her şey kolay… Ama sanki insanlar daha mutsuz.”

Elif başını eğdi.

“Belki de haklısın,” dedi kısık sesle. “Ben de bazen kendimi çok yalnız hissediyorum bu şehirde.”

O an anladım ki mesele sadece bir atkı değildi; mesele kuşaklar arasındaki uçurumdu. Biz sevgimizi ilmek ilmek işlerken, onlar sevgiyi başka yerlerde arıyorlardı.

Ertesi gün Elif atkıyı boynuna dolamış halde mutfağa geldi.

“Bugün bunu takacağım,” dedi gülümseyerek. “Senin ellerinden çıktığı için.”

Gözlerim doldu ama belli etmedim.

Yine de içimde bir burukluk kaldı. Acaba biz büyükler olarak gençlere kendimizi anlatmakta mı zorlanıyoruz? Yoksa onlar mı bizim sevgimizi anlamakta eksik kalıyorlar?

Siz olsaydınız ne yapardınız? El emeğiyle yapılan bir hediye sizin için ne ifade ederdi? Yoksa gerçekten de zaman değişti mi?