İki Yüzlü Dostluk: Zeynep’in Gölgesinde
“Senin yerinde olsam, asla böyle bir şeyi affetmezdim,” dedi Zeynep, gözlerini bana dikerek. Otobüsün camından dışarı bakarken, geceye karışan şehir ışıkları yüzümü aydınlatıyordu. İçimde bir şeyler kırılmıştı; annemle tartışmamızdan sonra, Zeynep’in yanında huzur bulacağımı sanmıştım. Ama o, her zamanki gibi, sözleriyle beni hem teselli ediyor hem de içimi kemiriyordu.
Zeynep’i ilk tanıdığımda, onun o büyüleyici gülüşüne ve insanı hemen etkisi altına alan enerjisine kapılmıştım. Lise yıllarında, sınıfa yeni geldiğinde herkes ona hayran kalmıştı. Saçlarını atıp, “Benim adım Zeynep Demir,” dediğinde, sanki sınıfın havası değişmişti. O günden sonra, en yakın arkadaşım oldu. Ama zamanla fark ettim ki, Zeynep’in iki yüzü vardı: Birincisi, herkesin hayran olduğu o neşeli ve yardımsever kız; ikincisi ise, işine gelmeyen bir şey olduğunda acımasızca davranabilen, bencil ve kıskanç biri.
O gece otobüste, üniversite gezisine giderken, içimdeki huzursuzluk büyüyordu. Annemle kavga etmiştim çünkü üniversiteyi İstanbul’da okumak istiyordum; o ise beni bırakmak istemiyordu. Babam yıllar önce bizi terk ettiğinden beri annem bana daha çok bağlanmıştı. “Sen de gidersen ben ne yaparım?” diye ağlamıştı. O an Zeynep’in omzuna başımı yasladım. Ama Zeynep’in sesi kulağımda yankılandı: “Bazen anneler fazla bencil olur. Senin hayatın senin hayatın.”
Otobüste herkes uyumaya çalışırken, Zeynep birden bana döndü: “Bak, Melis. İstanbul’a gidersen, burada kimseye güvenemezsin. Herkes çıkarcıdır.” O an gözlerinde bir parıltı gördüm; sanki bana bir şey anlatmaya çalışıyordu ama kelimelere dökemiyordu.
Sabah otobüsten indiğimizde, Zeynep hemen grubun liderliğini ele aldı. Herkes onun etrafında toplanıyordu. Ben ise biraz geride kaldım; içimde bir boşluk vardı. O gün boyunca Zeynep’in bana olan ilgisinin azaldığını hissettim. Başkalarıyla daha çok vakit geçiriyor, bana ise sadece gerektiğinde dönüyordu. Akşam yemeğinde yanına oturmak istediğimde, “Ayşe’yle konuşmam lazım,” diyerek beni başından savdı.
O gece yurtta odamda yalnız kalınca, annemi aradım. “İyiyim anne,” dedim ama sesim titriyordu. Annem de hissetmiş olacak ki, “Bir sorun mu var?” diye sordu. “Yok,” dedim ama gözyaşlarımı tutamadım.
Ertesi gün Zeynep’le konuşmak istedim. “Bana neden böyle davranıyorsun?” dedim. Gözlerini devirdi: “Her şey senin etrafında dönmüyor Melis. Biraz büyü artık.” O an içimde bir şeyler koptu. Yıllardır onun gölgesinde kalmıştım; onun yanında kendimi hep eksik hissetmiştim.
Gezinin son günüydü. Dönüş yolunda otobüste herkes neşeliydi ama ben sessizdim. Zeynep yanıma gelip kulağıma fısıldadı: “Bak Melis, seninle dostluğumuz güzel ama ben kimseye bağımlı kalamam.” O an anladım ki, Zeynep’in dostluğu sadece işine geldiği kadardı.
Eve döndüğümde annem kapıda bekliyordu. Sarıldık, uzun süre ağladık. “Kızım,” dedi annem, “herkes dost olamaz. Bazen en yakınındakiler bile seni yaralayabilir.”
O günden sonra Zeynep’le arama mesafe koydum. Kendi ayaklarım üzerinde durmayı öğrendim. Üniversiteyi İstanbul’da kazandım ve annemle birlikte yeni bir hayata başladık. Zeynep ara sıra aradı ama artık onun sözleri üzerimde eskisi gibi etki etmiyordu.
Şimdi geriye dönüp baktığımda, dostluğun ne kadar kırılgan olduğunu anlıyorum. İnsan bazen en yakınındakinin gölgesinde kayboluyor; kendi sesini bulmak için acı çekmek gerekiyor.
Siz hiç en yakın arkadaşınız tarafından hayal kırıklığına uğradınız mı? Yoksa dostluk dediğimiz şey aslında bir yanılsama mı?