Kendi Evimde Yabancı: Bir Kadının Sessiz Çığlığı
“Anne, ne olur ağlama… Bizi bulamaz, değil mi?” diye fısıldadı Elif, titreyen sesiyle. O an, gözyaşlarımı tutmaya çalışırken, elimdeki anahtarlar avucumda zangır zangır titriyordu. Saat gece yarısını çoktan geçmişti; apartmanın karanlık merdivenlerinde çocuklarımın ellerini sımsıkı tutmuş, nefes almaya korkarak ilerliyordum. Kocam Murat’ın öfkesi yine patlamış, bu kez sadece bana değil, çocuklara da yönelmişti. O an karar verdim: Ya bu gece kurtulacaktık ya da sonsuza dek susacaktık.
İlk durağım, lise yıllarından beri en yakın arkadaşım olan Zeynep’in eviydi. Kapıyı çalarken içimde bir umut vardı; “O beni asla geri çevirmez,” dedim kendime. Kapı aralandı, Zeynep’in uykulu yüzü göründü. Gözlerimden yaşlar süzülüyordu, çocuklarım arkamda saklanmıştı. “Zeynep, lütfen… Bize bir gece yer ver. Murat… Murat bu gece çıldırdı. Gidecek hiçbir yerim yok.”
Zeynep’in gözleri bir anlığına yumuşadı ama hemen arkasından eşi Erkan’ın sesi duyuldu: “Kim o? Bu saatte ne oluyor?” Zeynep arkasına döndü, fısıltıyla bir şeyler söyledi. Erkan’ın sesi yükseldi: “Bize ne? Kendi aile meselelerini bize bulaştırmasın! Çocukları varmış, yokmuş… Bizim huzurumuzu bozmasın!”
O an Zeynep’in gözleri yere kaydı. Kapı yavaşça kapandı. Sanki içimdeki son umut da o kapının ardında kaldı. Çocuklarımın ellerini daha sıkı tuttum. Elif’in gözlerinden yaşlar süzülüyordu; küçük kardeşi Baran ise sessizce ağlıyordu.
Sokakta yürürken içimdeki korku ve çaresizlik büyüdü. Bir yandan Murat’ın peşimize düşmesinden korkuyordum, bir yandan da kime güveneceğimi bilemiyordum. Annemle babam yıllar önce köye taşınmıştı; onlara ulaşmam imkânsızdı. Kardeşim Emre ise Murat’la hep iyi geçinmeye çalışmış, bana “Aile içinde halledin” demişti. O an anladım ki, bu toplumda kadınların sesi hâlâ duyulmuyordu.
Bir apartmanın köşesinde durup çocuklarıma sarıldım. “Anneciğim, nereye gideceğiz?” diye sordu Baran. Cevap veremedim. O an sadece ağlamak istedim ama güçlü olmam gerektiğini biliyordum.
Bir taksiye binip eski mahallemize gittik. Orada oturan komşumuz Ayşe Teyze aklıma geldi; çocukluğumdan beri bana hep iyi davranmıştı. Kapısını çaldım, uzun süre açılmadı. Sonunda yaşlı bir kadın yüzünü gösterdi: “Kim o?”
“Benim Ayşe Teyze… Derya… Annemle babam köyde ya, hatırladın mı? Çok zor durumdayım…”
Ayşe Teyze’nin gözleri doldu ama hemen ardından yüzü gölgelendi: “Kızım, ben yaşlıyım… Başımıza iş almayalım… Allah yardımcın olsun.”
O gece sokakta kaldık. Çocuklarımı kucağıma alıp bir banka oturdum. Soğuk iliklerimize işliyordu; Elif’in başı dizime düştü, Baran ise kucağımda uyuyakaldı. O an gökyüzüne bakıp sessizce dua ettim: “Allah’ım, kimseyi böyle çaresiz bırakma.”
Sabah olunca bir kadın sığınma evine gitmeye karar verdim. Orada da işler kolay olmadı; bürokrasi, sorular, şüpheci bakışlar… “Kocanız sizi neden dövdü? Daha önce şikayet ettiniz mi? Ailenizden kimse yok mu?” Her cevapta biraz daha küçüldüm, biraz daha utandım.
Sığınma evinde başka kadınlarla tanıştım; hepsinin hikâyesi birbirine benziyordu. Kimisi kayınvalidesinden dayak yemişti, kimisi kocasından kaçmıştı. Herkesin ortak noktası ise yalnızlıktı. Bir gece Elif yanıma sokulup fısıldadı: “Anne, burası bizim evimiz mi artık?”
O an içim acıdı; çocuklarımın güvenli bir yuvası olması için her şeyi yapmaya hazırdım ama toplumun bize sunduğu tek seçenek buydu: Dört duvar arasında saklanmak ve unutulmak.
Günler geçtikçe Murat’tan haberler almaya başladım; beni bulmaya çalışıyormuş, aileme baskı yapıyormuş. Kardeşim Emre aradı bir gün: “Derya, dön evine… Murat pişman olmuş diyorlar. Çocukların için en iyisi bu.”
O an öfkem doruğa çıktı: “Emre! Sen hiç Elif’in gözlerine baktın mı? Baran’ın korkudan titrediğini gördün mü? Ben o eve dönmem! Siz de bana destek olmayacaksanız aramayın!”
Telefonu kapattığımda ellerim titriyordu ama ilk defa kendimi güçlü hissettim. Sığınma evindeki kadınlarla dayanışma kurduk; birbirimize yemek yaptık, çocuklarımızı birlikte oyaladık. Bir gün sığınma evinin psikoloğu bana şöyle dedi: “Derya Hanım, siz yalnız değilsiniz. Türkiye’de her gün yüzlerce kadın sizinle aynı kaderi paylaşıyor.”
Bu sözler içime umut verdi ama aynı zamanda öfkelendirdi de… Neden biz susmak zorundaydık? Neden herkes başını çeviriyordu? Zeynep’in bana kapıyı kapatmasını asla unutamıyorum; en yakın dostumun bile korkudan ya da bencillikten beni yalnız bırakması hâlâ içimi acıtıyor.
Aylar geçti; çocuklarım yeni okullarına alıştı, ben de küçük bir iş buldum. Hayatımız yavaş yavaş düzene girerken bir gün markette Zeynep’le karşılaştım. Göz göze geldik; o an zaman durdu sanki.
“Derya… Ben… O gece için çok üzgünüm,” dedi utangaçça.
“Biliyorum Zeynep,” dedim sessizce. “Ama o gece sadece kapıyı değil, dostluğumuzu da kapattın.”
Zeynep’in gözleri doldu; hiçbir şey söyleyemedi.
Şimdi geriye dönüp bakınca şunu soruyorum kendime: Bir kadının başına böyle bir şey geldiğinde neden herkes susar? Neden toplum olarak başımızı çeviririz? Belki de en büyük suçlu sessiz kalanlardır… Siz olsaydınız ne yapardınız?