Haziran Hikâyeleri: Bir Pencere Kenarında Başlayan Fırtına

“Elif’in ayakkabıları yine düştü!” diye bağırdı annem, sesi mutfağın duvarlarında yankılandı. O an elimdeki çay bardağı titredi, içindeki sıcaklık avuçlarımı yaktı. Pencerenin önünde, Elif’in minik pembe ayakkabıları yoktu artık; aşağıdaki beton zeminde, yağmurdan sırılsıklam olmuş bir şekilde yatıyorlardı.

Annem, ellerini beline koyup bana döndü: “O kadar söyledim sana, pencere kenarına koyma şu ayakkabıları diye! Balkonsuz evde yaşanır mı? Çocuk büyütülür mü burada?”

İçimden bir fırtına koptu. Yıllardır bu evde, bu daracık odalarda, İstanbul’un göbeğinde sıkışıp kalmıştım. Kocam Serkan sabahın köründe işe gider, akşam yorgun argın dönerdi. Annem ise emekli olduktan sonra neredeyse her gün bize gelir, Elif’le ilgilenir ama her fırsatta bana laf sokmayı da ihmal etmezdi.

“Anne, başka çarem mi var? Kiralar almış başını gitmiş, üç kuruş maaşla daha büyük eve nasıl çıkayım?” dedim, sesim titreyerek.

Annem gözlerini devirdi. “Ben senin yaşındayken iki çocuk büyüttüm, hem de tek maaşla! Senin derdin ne anlamıyorum.”

O an Elif kapının arkasından başını uzattı. Gözleri dolmuştu. “Anneciğim, ayakkabılarım gitti mi?”

Dizlerimin üzerine çöküp ona sarıldım. “Hayır kuzum, annen alacak onları. Merak etme.”

Ama içimde biriken öfke ve çaresizlikle nasıl alacağımı bilmiyordum. Dışarıda yağmur hızlanmıştı. Apartmanın altındaki komşumuz Nermin Hanım’ın camı açıktı; ayakkabılar tam onun balkonunun önüne düşmüştü. Nermin Hanım’la aramızda soğuk bir savaş vardı; geçen ay Elif’in topu camına çarpınca bana günlerce surat asmıştı.

Annem hâlâ konuşuyordu: “Bak işte, çocuk büyütmek kolay mı sandın? Her şeyin bir bedeli var.”

O an içimdeki tüm yorgunluk dışarı taştı. “Anne, yeter! Her gün aynı şeyleri söylemekten bıkmadın mı? Ben de insanım, ben de yoruluyorum!”

Annem bir an sustu. Gözlerinde şaşkınlık ve kırgınlık vardı. “Ben sana yardım etmeye çalışıyorum,” dedi sessizce.

Ama yardım mıydı bu? Yoksa kendi anneliğini bana dayatması mıydı? Annemle aramızdaki uçurum her geçen gün büyüyordu. O eski İstanbul’da büyümüş, yokluk görmüş bir kadındı; ben ise modern dünyanın karmaşasında kaybolmuş genç bir anneydim.

Elif’in sesiyle kendime geldim: “Anneciğim, ayakkabılarımı ister misin?”

Başımı salladım. “Tabii ki isterim kuzum.”

Yağmurun altında apartmandan çıktım. Nermin Hanım’ın balkonuna doğru yürüdüm. Kapısını çaldım. İçeriden televizyon sesi geliyordu. Kapıyı açınca yüzünde o tanıdık asık ifade vardı.

“Buyurun?”

“Şey… Elif’in ayakkabıları balkonunuzun önüne düşmüş de… Alabilir miyim?”

Bir an durdu, sonra içeri gidip ayakkabıları getirdi. “Çocuklarınızı biraz daha dikkatli yetiştirin,” dedi soğukça.

Ayakkabıları alıp teşekkür ettim ama içimdeki utanç ve öfke birbirine karıştı. Eve döndüğümde annem hâlâ mutfakta oturuyordu. Elif ise pencerenin önünde yağmuru izliyordu.

Ayakkabıları ona uzattım. Gözleri parladı. “Teşekkür ederim anne!”

O an içimde bir sıcaklık hissettim ama hemen ardından annemin sesiyle o sıcaklık dağıldı: “Bak gördün mü? Biraz dikkatli olsan bunlar olmazdı.”

Dayanamadım. “Anne, neden hep beni suçluyorsun? Hiç mi iyi bir şey yapmıyorum?”

Annem gözlerini kaçırdı. “Ben… Ben sadece senin iyiliğini istiyorum.”

O gece Serkan eve geç geldi. Yorgundu, gözleri uykusuzluktan kızarmıştı. Ona olanları anlattığımda omzuma dokundu: “Zor biliyorum ama annemiz işte… Kendi yöntemleriyle seviyor bizi.”

Ama ben annemin sevgisinin ağırlığı altında eziliyordum. Her gün aynı eleştiriler, aynı kıyaslamalar… Kendi anneliğimi bulamıyordum bu gölgede.

Ertesi sabah Elif ateşlendi. Annem hemen telaşlandı: “Bak işte! Yağmurda ıslandı ya, ondan oldu!”

Kendimi suçlu hissettim ama biliyordum ki bu sadece bir tesadüftü. Elif’i doktora götürdüm; basit bir soğuk algınlığıydı. Ama annem akşama kadar bana sitem etti.

O gece Elif’i uyuturken gözyaşlarımı tutamadım. Kendi kendime sordum: “Ben kötü bir anne miyim? Annemin istediği gibi biri olamaz mıyım?”

Telefonum çaldı; annemdi. “Kızım… Belki de fazla karışıyorumdur ama seni çok seviyorum,” dedi kısık bir sesle.

Bir an sustum. “Biliyorum anne… Ama bazen nefes almak istiyorum.”

Uzun bir sessizlik oldu. Sonra annem fısıldadı: “Sen de annesin artık… Ben de alışmaya çalışıyorum.”

O an anladım ki; üç kuşak kadın olarak hepimiz kendi savaşlarımızı veriyorduk bu şehirde. Annem kendi annesinden gördüklerini bana aktarıyor, ben ise Elif’e başka bir yol açmaya çalışıyordum.

Ertesi gün Elif iyileştiğinde onu parka götürdüm. Salıncakta sallanırken bana döndü: “Anneciğim, sen en iyi annesin.”

Gözlerim doldu. Belki de mükemmel anne olmak diye bir şey yoktu; sadece sevmek ve elinden geleni yapmak vardı.

Şimdi size soruyorum: Sizce annelerimizden miras kalan bu yüklerle nasıl başa çıkabiliriz? Kendi yolumuzu bulmak mümkün mü gerçekten?