İki Dünya Arasında: Kocamın Hayaliyle Savaşım

“Senin için ne zaman önemli olacağım, Elif? Hep aileni, hep şehri düşünüyorsun!” Mehmet’in sesi, mutfağın soğuk fayanslarında yankılandı. Elimdeki çay bardağı titredi, neredeyse yere düşecekti. O an, içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim. Yıllardır süren tartışmalarımızın en hararetlisiydi bu.

Mehmet’le altı yıl önce, İstanbul’da bir kafede tanıştık. Ben şehirde doğmuş, büyümüş, üniversiteyi bitirmiş bir kadındım; o ise Yozgat’ın bir köyünden çıkıp büyük şehre gelmiş, ama köyünü hiç unutmamış bir adamdı. İlk başlarda bu farklılıklarımıza gülüp geçiyorduk. O bana köydeki çocukluğunu, ben ona şehirdeki hayallerimi anlatıyordum. Ama evlendikten sonra, bu farklılıklar aramızda bir uçuruma dönüştü.

Mehmet’in köye dönme isteği, ilk başta bana romantik gelmişti. “Kendi toprağımızda domates yetiştiririz, çocuklarımız temiz havada büyür,” derdi. Ben de ona gülümserdim; ama içten içe, o toprak kokusunun bana ait olmadığını biliyordum. Annemle babam hâlâ Kadıköy’deki eski apartman dairesinde yaşıyorlardı ve ben her fırsatta onlara kaçıp, çocukluğumun sokaklarında yürümek istiyordum.

Geçen ay, annemin doğum günü için ailemi ziyarete gittik. Mehmet’le birlikte gitmemiz konusunda çok ısrarcıydım; belki ailemle vakit geçirince, şehir hayatının güzelliklerini tekrar hatırlar diye düşündüm. Ama işler hiç de umduğum gibi gitmedi.

O akşam sofrada annem, “Mehmet oğlum, köyde hayat zor değil mi? Elif de burada alıştı şehre,” dediğinde Mehmet’in yüzü asıldı. Babam ise her zamanki gibi sessizdi ama bakışlarıyla beni suçluyordu sanki: “Kızım, kocanın yanında olmalısın.” O gece eve dönerken Mehmet’in gözleri doluydu. Arabada sessizlik vardı; sadece yağmurun camlara vuran sesi eşlik ediyordu bize.

Ertesi sabah Mehmet valizini toplamaya başladı. “Ben gidiyorum Elif. Seninle aynı dünyada yaşayamıyoruz,” dedi. Şaka sandım önce. Ama gözlerindeki kararlılık beni korkuttu. “Mehmet, lütfen… Birlikte karar verelim,” dedim yalvarırcasına. Ama o çoktan kararını vermişti.

İki hafta boyunca aramadı beni. Ben de inat ettim, aramadım. Annem her gün arayıp “Ne yapacaksın kızım?” diye soruyordu. Babam ise akşamları televizyonun sesini açıp konuyu kapatıyordu. Arkadaşlarım ise “Boşver Elif, şehirde bir kadın tek başına da ayakta durabilir,” diyorlardı ama ben yalnızlığın ne demek olduğunu o günlerde öğrendim.

Bir sabah kapı çaldı. Mehmet’in ablası Zeynep gelmişti. “Elif, Mehmet köye döndü. Annesi hasta oldu diye çağırdılar ama asıl sebep sensin biliyorsun,” dedi gözlerimin içine bakarak. O an içimde bir suçluluk dalgası yükseldi. Gerçekten bencil miydim? Kendi mutluluğum için onun hayallerini hiçe mi saymıştım?

Bir hafta sonra cesaretimi toplayıp köye gittim. Otobüs yolculuğu boyunca ellerim terledi; camdan dışarı bakarken çocukluğumun apartmanlarını düşündüm. Köye vardığımda Mehmet’i tarlada buldum. Yüzü güneşten yanmıştı, elleri toprakla kaplıydı ama gözlerinde o eski parıltı yoktu.

“Geldin mi?” dedi kısık bir sesle.

“Geldim… Konuşmamız lazım,” dedim.

Oturduk, sessizce çay içtik. Sonra Mehmet konuştu:

“Elif, ben burada huzurluyum sanıyordum ama sensiz hiçbir yerin anlamı yokmuş. Ama senin de burada mutlu olamayacağını biliyorum.”

Gözlerim doldu. “Ben de sensiz hiçbir yerde mutlu olamıyorum Mehmet… Ama ya ikimiz de kendi hayallerimizden vazgeçersek? Ya ikimiz de yarım kalırsak?”

O gece köyde kaldım. Mehmet’in annesi bana sofra kurdu; gözlerinde hem umut hem kırgınlık vardı. Yatarken tavanı izledim; şehirdeki odama ne kadar uzaktaydım şimdi…

Ertesi sabah köy meydanında yaşlı kadınlar bana bakıp fısıldaşıyordu: “Şehirli gelin geldi yine.” İçimde bir yabancılık duygusu büyüdü. Mehmet’le yürüyüşe çıktık; tarlaların arasında sessizce yürüdük.

“Belki de yeni bir yol bulmalıyız,” dedi Mehmet aniden.

“Nasıl yani?”

“Ne köy ne şehir… Belki ikimizin de mutlu olacağı bir yer vardır.”

O an anladım ki, bazen iki dünya arasında kalmak insanı parçalıyor; ama belki de yeni bir dünya kurmak gerekiyordu.

Şimdi hâlâ karar veremedik; İstanbul’a mı döneceğiz, yoksa köyde mi kalacağız bilmiyorum. Ama bildiğim tek şey var: Hayallerimizden vazgeçmek kolay değil; ama birlikte yeni bir hayal kurmak belki de en zoru.

Siz olsanız ne yapardınız? Sevdiğiniz için kendi dünyanızdan vazgeçer miydiniz, yoksa yeni bir dünya kurmak için savaşır mıydınız?