Cüzdanı Unutan Ali: Bir Ailenin Sessiz Çığlığı ve Yaşlılığın Yalnızlığı

“Anne, cüzdanımı evde unutmuşum, biraz para verebilir misin?”

Ali’nin sesi kapının önünde yankılandığında, kalbim bir kez daha sızladı. Oğlumun bana gelişini özlemiştim ama yine de içimde bir burukluk vardı. Kapıyı açtığımda göz göze geldik; gözlerinde ne sevgi ne de özlem vardı, sadece telaş ve biraz da utanmışlık. “Tabii oğlum,” dedim, sesim titreyerek. Cüzdanımı bulmak için mutfağa yöneldim, ellerim titriyordu. Birkaç yıl önceye kadar Ali bana çiçek getirir, torunum Zeynep’le birlikte çay içer, eski günlerden konuşurduk. Şimdi ise her gelişinde ya bir ihtiyacı oluyor ya da aceleyle çıkıp gidiyorlar.

Ali parayı alırken gözlerime bakmamaya çalıştı. “Sağ ol anne, işler yoluna girince geri veririm,” dedi. O an içimden geçenleri anlatamam. Paranın geri dönmeyeceğini biliyordum ama asıl acı olan, oğlumun bana sadece ihtiyacı olduğunda gelmesiydi. Kapıdan çıkarken Zeynep’in sesi duyuldu: “Dede, hadi gidelim!” O an fark ettim ki torunum bile bana dede demişti; o kadar yabancılaşmışız ki, isimlerimiz bile karışıyor artık.

Kapı kapandıktan sonra mutfağa döndüm. Masanın üstünde eski bir fotoğraf albümü duruyordu. Elimi uzatıp açtım; Ali’nin çocukluğundan kalma bir fotoğraf çıktı karşıma. O zamanlar gözleri pırıl pırıldı, bana sarılırken gülümserdi. Şimdi ise aramızda görünmez duvarlar var. İçimde bir boşluk hissettim, sanki evin duvarları üstüme üstüme geliyordu.

O akşam pencerenin önüne oturup dışarıyı izledim. Karşı apartmanın balkonunda genç bir kadın çocuğuna masal anlatıyordu. Onların kahkahaları geceye karışırken, ben kendi sessizliğimde kayboldum. Telefonum çaldı; kızım Elif’ti. “Anneciğim, nasılsın? Bu ay biraz sıkışığım, bana üç yüz lira gönderebilir misin?” dedi doğrudan. Sanki halimi sormak için değil de sadece para için aramıştı. “Tabii kızım,” dedim yine de, çünkü annelik böyle bir şeydi; ne kadar kırılırsan kırıl, çocuklarına kıyamazsın.

Ertesi gün komşum Meryem Hanım uğradı. “Şükran abla, seni çok solgun gördüm,” dedi endişeyle. Ona hiçbir şey anlatamadım; yıllardır içime attığım dertler boğazımda düğümlendi. “Biraz yorgunum,” diyebildim sadece. Meryem Hanım bana sarıldı; o an gözlerim doldu ama ağlayamadım bile.

Akşam olunca televizyonu açtım; haberlerde yine zamlar vardı, emekli maaşlarının yetmediğinden bahsediliyordu. İçimden ‘Ben de onlardan biriyim,’ dedim. Her ay gelen faturalarla boğuşuyor, çocuklarıma destek olmaya çalışıyordum ama kimse benim halimi sormuyordu.

Bir hafta sonra Ali tekrar geldi; bu sefer yanında Zeynep de vardı. Zeynep kapıdan girer girmez odama koştu, “Babaanne, tabletimin şarjı bitmiş, burada şarj edebilir miyim?” dedi. Ona sarılmak istedim ama hemen odama geçti, başını telefonundan kaldırmadı bile. Ali ise yine dalgındı; “Anne, geçen gün verdiğin parayı haftaya getiririm,” dedi ama ben artık bu sözlere inanmıyordum.

O akşam yemek hazırladım; Ali ve Zeynep sofraya oturdular ama kimse konuşmadı. Sadece çatal bıçak sesleri vardı. Yemeğin sonunda Ali aceleyle kalktı: “Anne biz çıkalım, Zeynep’in kursu var.” Kapının önünde durup bana sarılmadan gittiler.

O gece uyuyamadım; eski günleri düşündüm. Rahmetli eşim Hasan’la birlikte bu evi nasıl alın teriyle aldığımızı, çocuklarımızı nasıl büyüttüğümüzü hatırladım. O zamanlar evimiz neşeyle doluydu; şimdi ise sessizlik ve yalnızlık var.

Bir sabah posta kutusunda bir mektup buldum; belediyeden gelmişti. Evin vergisi ödenmemişti ve son ödeme tarihi geçmişti. Elimdeki parayı hesapladım; çocuklara verdiğim borçları topladım ve içimden ‘Keşke birazını kendime saklasaydım,’ dedim ama annelik böyle bir şeydi işte.

O gün Elif aradı; sesi yorgundu. “Anneciğim, bu hafta uğrayamayacağım, işten çok geç çıkıyorum,” dedi. Ona ‘Önemli değil kızım,’ dedim ama içimde fırtınalar koptu.

Bir akşam Meryem Hanım tekrar geldi; elinde bir tabak börek vardı. “Şükran abla, seninle dertleşmek istedim,” dedi ve oturdu karşıma. Ona içimi döktüm: “Çocuklarım beni sadece ihtiyaçları olduğunda arıyorlar Meryem… Bazen kendimi hiç yokmuş gibi hissediyorum.” Meryem Hanım gözyaşlarımı sildi: “Sen çok iyi bir annesin Şükran abla… Ama bazen insanlar en çok sevdiklerini en çok ihmal ediyor.”

O gece yatağa uzandığımda kendi kendime sordum: ‘Ben nerede hata yaptım? Çocuklarımı çok mu şımarttım? Yoksa hayat mı bizi böyle yabancılaştırdı?’

Bir sabah kapı çaldı; Ali ve Elif birlikte gelmişlerdi bu kez. Yüzlerinde mahcup bir ifade vardı. “Anne,” dedi Elif, “Sana haksızlık ettiğimizin farkındayız… Son zamanlarda seni ihmal ettik.” Ali başını öne eğdi: “Biliyorum anne… Hep kendi dertlerimize düştük.”

O an gözlerim doldu ama bu sefer ağladım; yıllardır içimde tuttuğum gözyaşları sel oldu aktı yanaklarımdan. Çocuklarım bana sarıldılar; uzun zamandır ilk defa kendimi gerçekten anne gibi hissettim.

Ama yine de içimde bir korku vardı: Ya bu sadece geçici bir vicdan azabıysa? Ya yine yalnız kalırsam?

Şimdi size soruyorum: Bir anne olarak ne kadar fedakârlık yapmalı? Sevgiyle verdiğimiz her şeyin karşılığını beklemek bencillik mi? Yoksa yaşlılığın en büyük acısı, sevdiklerimizin bizi unutması mı?