Bir Yabancının Adı: Kayıp Kimlik, Kırık Hayatlar
“Adınız nedir?”
Elif’in sesi, başımın üstünde yankılandı. Gözlerimi açtığımda, beyaz tavanın soğukluğunda kaybolmuş gibiydim. Boğazımda bir düğüm, zihnimde bir boşluk vardı. Sanki biri tüm anılarımı silmişti. Elif’in gözlerinde endişe ve merak vardı; ama bende sadece korku.
“Bilmiyorum,” dedim kısık bir sesle. “Hiçbir şey hatırlamıyorum.”
Elif, yanında duran yaşlı hemşireye döndü. “Hiçbir belgesi yok mu? Cebinde bir kimlik, bir not, bir şey?”
Hemşire başını iki yana salladı. “Yok kızım. Polisler parkta bulmuşlar, bankta baygın yatıyormuş. Üzerinde sadece eski bir mont varmış.”
O an içimde tarifsiz bir boşluk hissettim. Kimdim ben? Nereden gelmiştim? Ailem var mıydı? Yoksa ben, İstanbul’un kalabalığında kaybolmuş bir hayalet miydim?
Günler geçti. Elif her sabah yanıma uğradı. Bana çorba getirdi, kitap okudu, bazen de sessizce oturup pencereden dışarı baktı. Bir gün bana bir ayna getirdi.
“Belki yüzünü görünce bir şeyler hatırlarsın,” dedi.
Kendime baktım. Yüzümdeki çizgiler bana yabancıydı. Gözlerimin derinliğinde tanıdık hiçbir şey yoktu. O an ağlamaya başladım. Elif elimi tuttu.
“Yalnız değilsin,” dedi fısıltıyla. “Buradayım.”
Hastanede geçirdiğim her gün, kimliğimi bulmak için bir mücadeleye dönüştü. Polisler geldi, parmak izimi aldı. Ama hiçbir kayıt yoktu. Sanki ben hiç var olmamıştım.
Bir gece rüyamda bir kadın gördüm; saçları siyah, gözleri ela. Bana gülümsüyordu ama aramızda camdan bir duvar vardı. Uyanınca Elif’e anlattım.
“Belki annen,” dedi Elif. “Belki de geçmişinden biri.”
O günden sonra Elif’le daha çok konuşmaya başladık. Onun da hayatı kolay değildi. Babası yıllar önce evi terk etmiş, annesiyle birlikte hayata tutunmaya çalışmıştı. Elif’in hikayesini dinledikçe, kendimi ona daha yakın hissettim.
Bir gün hastaneye yaşlı bir adam geldi. Elif’in annesiyle tartışıyordu koridorda.
“Bu adam burada kalamaz!” diye bağırdı adam. “Kim olduğu belli değil, belki suçludur!”
Elif’in annesi ise sakin ama kararlıydı: “O da insan! Yardım etmek zorundayız.”
O an anladım ki, kimliğim yoksa da insanlığım vardı. Ama toplumun gözünde adın yoksa, hiçbir şeydin.
Hastaneden çıkmam gerektiğinde Elif bana kendi evinde bir oda ayarladı. Mahallede dedikodular başladı hemen:
“Elif yabancı bir adamı eve almış!”
“Kim bu adam? Belki hırsızdır!”
Elif tüm bunlara rağmen arkamda durdu. Birlikte eski gazeteleri karıştırdık, kayıp ilanlarına baktık. Bir gün eski bir gazete kupüründe kendi fotoğrafımı buldum: “Kayıp: Mehmet Yılmaz aranıyor.” Altında bir telefon numarası vardı.
Elif’le birlikte numarayı aradık. Karşıdaki kadın ağlamaya başladı: “Mehmet! Oğlum! Sen misin?”
O an dizlerimin bağı çözüldü. Annemdi bu kadın; yıllardır beni arıyordu. Elif’le birlikte annemin evine gittik. Kapıyı açtığında gözyaşları içinde boynuma sarıldı.
Ama her şey o kadar kolay değildi. Annemle aramda yılların mesafesi vardı. Babam yıllar önce vefat etmişti; ben ise genç yaşta evi terk etmişim, ailemle bağımı koparmışım.
Geçmişimle yüzleşmek zorundaydım şimdi. Annem bana eski fotoğraflarımı gösterdi; çocukluğumdan kalma oyuncaklarımı çıkardı sandıktan.
Ama mahalledeki insanlar yine rahat durmadı:
“Bakın, meğer annesi varmış! Yıllarca ortadan kaybolmuş, şimdi çıkıp gelmiş!”
Ailemin içinde de çatışmalar başladı. Ablam bana soğuk davrandı:
“Yıllarca neredeydin Mehmet? Annemi tek başına bıraktın! Şimdi ne yüzle geldin?”
Kendimi suçlu hissettim ama hatırlamıyordum ki… Hafızam hâlâ tam olarak yerine gelmemişti.
Elif hep yanımdaydı. Bir gece birlikte sahilde yürürken ona sordum:
“Sence insanlar neden bu kadar acımasız?”
Elif omuz silkti: “Korkuyorlar Mehmet… Bilmediklerinden korkuyorlar.”
Geçmişim yavaş yavaş geri gelmeye başladı; çocukluğumda babamın bana bağırdığı anlar, annemin sessizce ağladığı geceler… Evden kaçışımın sebebi de buydu belki: Sevilmediğimi hissetmek.
Bir gün annemle otururken ona sordum:
“Neden hiç bana sarılmazdın anne?”
Annem gözlerini kaçırdı: “Baban sert adamdı oğlum… Sana sevgimi gösterirsem kızardı diye korkardım.”
İçimdeki boşluk biraz daha büyüdü o an.
Ama Elif’in sevgisiyle iyileşmeye başladım. Bana adımı, geçmişimi değil; insan olduğumu hatırlattı.
Bir gün mahalledeki çocuklardan biri yanıma yaklaştı:
“Abi, sen kimsin?”
Gülümsedim: “Ben Mehmet’im… Sadece Mehmet.”
Hayatım boyunca adımı aradım; ama asıl aradığım şeyin sevgi ve kabul olduğunu şimdi anlıyorum.
Şimdi size soruyorum: Siz hiç kendinizi kaybettiniz mi? Ya da toplumun önyargılarıyla savaşmak zorunda kaldınız mı?