Merdivenlerdeki Sessizlik: Unutulmuş Yıllarımın Yankısı
“Şükran Teyze, biraz çekilir misiniz? Poşetlerim ağır, geçemiyorum!”
Bu cümle, apartmanımızın dar merdivenlerinde yankılandığında, elimdeki baston titredi. O an, sanki yılların ağırlığı omuzlarıma bir kez daha çöktü. Genç komşum Elif’in aceleci bakışları arasında, kenara çekilmeye çalışırken bastonum kaydı, neredeyse düşüyordum. Kimse tutmadı kolumdan. Kimse gözümün içine bakmadı. Sadece geçip gittiler; sanki merdivenlerdeki bir gölgeydim.
O an içimde bir şey koptu. Yıllarca bu apartmanda yaşadım, çocuklarımı büyüttüm, komşularımla bayramlarda börekler paylaştım. Şimdi ise, varlığım kimsenin umurunda değilmiş gibi hissettim. Merdiven başında bir süre durdum; kalbim hızlı hızlı atıyordu. Kendi kendime fısıldadım: “Şükran, ne zaman bu kadar görünmez oldun?”
Eve döndüğümde, salonun köşesindeki eski koltuğa oturdum. O koltukta yıllar önce torunum Efe’yi kucağıma alırdım. Şimdi ise Efe, üniversite için Ankara’ya gittiğinden beri aramaz oldu. Oğlum Murat ve gelinim Ayşe ise iş güçten başlarını kaldıramıyorlar. Haftada bir arayıp “İyi misin anne?” diyorlar ama seslerinde gerçek bir merak yok. Sanki görev icabı.
Bir gün, apartman toplantısı vardı. Herkes aşağıda toplanmıştı. Ben de bastonuma yaslanıp indim. Gündem yine aidatlar ve asansör tamiri… Söz almak istedim, “Yaşlılar için apartmana bir sandalye koysak mı merdiven başına?” dedim. Birkaç kişi gözlerini devirdi, biri “Şükran Teyze, gençler de yoruluyor,” dedi. İçimden bağırmak geldi: “Ben gençken de yoruluyordum ama kimseye yük olmadım!” Ama sustum. Çünkü biliyorum ki sesimi duyan yoktu.
O gece uyuyamadım. Annemin bana çocukken anlattığı masalları düşündüm. O zamanlar yaşlılara saygı en büyük erdemdi. Şimdi ise yaşlı olmak neredeyse bir utanç kaynağı gibi görülüyor. Televizyonda her gün gençlik, güzellik övülüyor; bizim gibi kırışık yüzlüler ise reklam aralarında bile yokuz.
Bir sabah kapı çaldı. Karşı komşum Zeynep Hanım’dı. O da benden birkaç yaş küçük ama dizleri ağrıyor, yalnız yaşıyor. Elinde bir tabak börek vardı.
“Şükran Abla, dün seni toplantıda çok üzgün gördüm,” dedi.
Gözlerim doldu. “Zeynep, biz ne zaman bu kadar yalnız kaldık?” dedim.
Oturduk, çay koyduk. İkimiz de çocuklarımızdan, torunlarımızdan bahsettik. Zeynep’in kızı Almanya’da yaşıyormuş; ayda yılda bir arıyormuş. “Bazen diyorum ki, keşke telefonum hiç çalmasa da umutlanmasam,” dedi Zeynep.
O gün karar verdik: Apartmandaki diğer yaşlılarla bir araya gelecektik. Belki birlikte daha güçlü olurduk.
Bir hafta sonra, apartmanın girişinde küçük bir masa kurduk. Ben, Zeynep Hanım, alt kattaki Hasan Amca ve üçüncü kattaki Fatma Teyze… Dört sandalye, bir termos çay ve birkaç tabak kurabiye… Gençler gelip geçerken bize tuhaf tuhaf baktılar ama umursamadık.
Bir ara Elif yine merdivenden indi. Göz göze geldik.
“Kolay gelsin Şükran Teyze,” dedi bu sefer yumuşak bir sesle.
Gülümsedim: “Gel otur kızım, bir çay iç.”
Önce tereddüt etti ama sonra yanımıza oturdu. Sohbet ettik; Elif’in annesi de başka şehirdeymiş ve o da annesini özlüyormuş.
O gün anladım ki; bazen insanlar sadece kendi dertlerine gömülüyorlar ve başkalarının yalnızlığını göremiyorlar. Ama bir adım atınca, aradaki duvarlar yavaş yavaş kalkıyor.
Yine de kolay olmadı. Apartman yönetimi masamızı kaldırmamızı istedi; “Girişte toplanmak yasak,” dediler. Hasan Amca sinirlendi: “Biz burada kimseye zarar vermiyoruz ki!”
Fatma Teyze ağladı: “Birlikte olunca kendimi daha az yalnız hissediyorum.”
Ben ise içimdeki isyanı bastıramadım: “Bize başka nerede yer var ki? Parka gitsek soğuk, evde otursak sessiz… Biz sadece var olmak istiyoruz!”
Oğlum Murat’a anlattım olanları. “Anne, sen de biraz abartıyorsun,” dedi telefonda. “Gençler de zor durumda.”
“Ben kimsenin zor durumda olmadığını söylemiyorum oğlum,” dedim. “Ama biz de insanız; bizim de hislerimiz var.”
Bir gece rüyamda annemi gördüm; bana sarıldı ve kulağıma fısıldadı: “Şükran, kimseye görünmez olma hakkını verme.” Uyandığımda gözyaşlarım yastığımı ıslatmıştı.
Ertesi gün tekrar masamızı kurduk; bu sefer yanımıza birkaç genç komşu da geldi. Birlikte çay içtik, sohbet ettik. Küçük Efe apartmanın bahçesinde top oynarken bize el salladı.
Belki de değişim böyle başlıyordu; küçük adımlarla…
Ama hâlâ içimde bir burukluk var: Yıllarca emek verdiğim bu toplumda neden yaşlandıkça görünmez oluyorum? Neden insanlar yaşlıların hikâyelerini dinlemek yerine kulaklarını tıkıyor?
Sizce de yaşlılık sadece yalnızlık ve unutulmuşluk mu demek? Yoksa hâlâ birbirimize dokunacak gücümüz var mı?