Küçük Bir Evde Yalnızlık: 65 Yaşında Hayata Yeniden Başlamak
“Anne, ben artık kendi evime geçiyorum. Seninle ilgilenmeme gerek yok, merak etme.”
Oğlum Emre’nin bu sözleri, mutfağın soğuk fayanslarına çarpıp yankılandı sanki. Elimdeki çay bardağı titredi, içindeki çay çoktan soğumuştu. 65 yaşındaydım ve ilk defa kendimi bu kadar yalnız hissettim. Evin her köşesi, çocuklarımın kahkahalarıyla, tartışmalarıyla, hatta kırgınlıklarıyla doluydu. Şimdi ise sadece sessizlik vardı.
Küçük evimizin penceresinden dışarı baktım. Bahçede yıllar önce Emre’yle birlikte diktiğimiz erik ağacı çiçek açmıştı. O ağacı dikerken Emre daha on yaşındaydı. “Anne, bu ağaç büyüyünce ben de büyümüş olacağım,” demişti. Şimdi ise büyümüş, kendi yolunu çizmişti. Kızım Zeynep de geçen yıl evlenip İstanbul’a taşınmıştı. Arada bir arar, “İyisin değil mi anneciğim?” derdi ama sesinde hep bir acele vardı.
Eşim Cemal’i on yıl önce kaybettim. O günden beri çocuklarım için yaşadım. Onların mutluluğu, sağlığı, işleri… Her şeyleriyle ilgilendim. Kendi isteklerimi, hayallerimi hep erteledim. Şimdi ise onlar kendi hayatlarını kurmuştu ve ben ilk defa ne yapacağımı bilmiyordum.
Bir akşamüstü, komşum Ayşe Hanım uğradı. Yüzünde her zamanki gibi sıcak bir gülümseme vardı ama gözleri benimkiler kadar yorgundu.
“Yalnızlık zor be Hatice,” dedi, “Ama alışıyorsun. Bak ben de alıştım.”
“Alışmak mı?” dedim, “Ben alışmak istemiyorum Ayşe. Ben… Ben yeniden yaşamak istiyorum. Ama nasıl?”
Ayşe Hanım derin bir iç çekti. “Kendine bir uğraş bulacaksın. Ben mesela örgü örüyorum, mahalledeki kadınlarla buluşuyorum. Sen de dene.”
O gece yatağımda dönüp durdum. Kafamda binbir düşünce… Gençliğimde ne hayallerim vardı! Resim yapmak isterdim mesela, ama Cemal ‘Evde iş mi yok?’ derdi hep. Sonra çocuklar… Onların peşinde koşarken kendimi unuttum.
Ertesi sabah aynada kendime baktım. Yüzümde derin çizgiler, gözlerimde yorgunluk… Ama içimde bir kıpırtı vardı sanki. Belki de Ayşe Hanım haklıydı.
O gün eski sandığı açtım. İçinden yıllar önce yarım bıraktığım bir tablo çıktı. Renkler solmuştu ama fırça darbeleri hâlâ canlıydı. Fırçayı elime aldım, tuvali masanın üstüne koydum ve boyaları karıştırmaya başladım. İlk başta ellerim titredi ama sonra sanki yılların ağırlığı hafifledi.
Bir hafta boyunca her gün resim yaptım. Bahçedeki erik ağacını çizdim, Cemal’in eski fotoğrafından bir portre yaptım, çocuklarımı küçükken oynarken hayal edip onları tuvale aktardım. Her tabloyla birlikte içimdeki boşluk biraz daha doldu.
Bir gün Emre aradı.
“Anne, iyi misin? Sesin farklı geliyor.”
“İyiyim oğlum,” dedim, “Resim yapmaya başladım.”
Bir sessizlik oldu telefonda.
“Ne güzel anne… Senin için sevindim.”
O an fark ettim ki çocuklarımın bana ihtiyacı kalmamıştı belki ama benim kendime ihtiyacım vardı.
Bir akşam Zeynep aradı.
“Anneciğim, İstanbul’a gelsene biraz? Hem torununu özledin hem de hava değişikliği iyi gelir.”
Eskiden olsa hemen valizimi toplardım ama şimdi düşündüm: Ben burada, kendi hayatımı kurmaya başlamıştım. Zeynep’e bunu söyledim.
“Anne, sen değişmişsin,” dedi şaşkınlıkla.
“Evet kızım,” dedim gülerek, “Belki de ilk defa kendim için yaşıyorum.”
Mahalledeki kadınlar resimlerimi görünce çok beğendiler. Ayşe Hanım beni mahalle derneğine davet etti. Orada başka kadınlarla tanıştım; kimisi dikiş dikiyor, kimisi şiir yazıyordu. Birlikte sergi açmaya karar verdik.
Sergi günü geldiğinde heyecandan ellerim buz gibiydi. İnsanlar tablolarımı inceledi, bazıları duygulandı, bazıları sorular sordu. O an anladım ki yaşamak sadece başkaları için değil, kendimiz için de mümkündü.
Ama yine de geceleri bazen yalnızlık çökerdi üstüme. Cemal’in yokluğu, çocukların uzaklığı… O zaman eski günleri düşünürdüm: Emre’nin bisiklet sürmeyi öğrendiği günü, Zeynep’in ilk defa saçını ördüğüm sabahı…
Bir gün Emre ziyarete geldi.
“Anne,” dedi kapıdan girerken, “Ev ne kadar değişmiş! Her yerde tablolar var.”
Gülümsedim.
“Ben de değiştim oğlum.”
Emre bana sarıldı. “Seninle gurur duyuyorum anne.”
O an gözlerim doldu ama ağlamadım. Çünkü artık biliyordum: Hayat devam ediyordu ve ben de onun bir parçasıydım.
Şimdi bazen pencereden bahçedeki erik ağacına bakıyorum ve düşünüyorum: Acaba insan kaç yaşında gerçekten kendisi olur? Çocuklarımız bizi bırakınca mı başlar kendi yolculuğumuz? Sizce insan ne zaman kendisi için yaşamaya başlar?