Bir Gelinin Kaçışı: Zeynep’in Kendi Hayatını Bulma Hikayesi

“Zeynep, neden hâlâ mutfaktasın? Misafirler birazdan gelir, sofrayı kurdun mu?”

Nişanlımın annesi, Gülten Hanım’ın sesi mutfağın kapısında yankılandı. Elimdeki çay bardağı titredi, neredeyse yere düşürüyordum. O an, içimde bir şeyin kırıldığını hissettim. Yine bir sabah, yine başkalarının istekleriyle boğulmuş bir gün. Oysa ben, kendi hayatımı yaşamak istiyordum. Ama nasıl?

Ben Zeynep. Yirmi altı yaşındayım. İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde büyüdüm. Annem, babam ve iki kardeşimle küçük bir evde yaşadık yıllarca. Hayatımız zordu ama mutluyduk. Üniversiteyi kazandığımda ailem çok sevinmişti. “Kızımız okuyacak, kendi ayakları üzerinde duracak,” derdi babam gururla. Ama mezun olduktan sonra işler değişti. “Artık evlenme vaktin geldi,” dedi annem. “Bak, komşunun kızı da evlendi, çocukları oldu.”

Ailemin baskısıyla tanıştım Murat’la. İlk başta iyi biriydi; sessiz, çalışkan, ailesine düşkün. Ama nişanlandıktan sonra her şey değişti. Murat’ın ailesiyle aynı apartmanda oturmamızı istediler. “Böylece gözümüzün önünde olursun,” dedi Gülten Hanım. Benim isteklerim? Kimse sormadı.

O sabah, mutfakta Murat’ın en sevdiği krep tarifini yaparken, içimdeki boşluğu hissettim. Kendi evimde yabancıydım. Gülten Hanım her şeye karışıyordu: “Zeynep, çayı böyle demleyeceksin.” “Zeynep, Murat’ın gömleklerini ütüledin mi?” “Zeynep, akşam yemeğinde ne var?”

Bir gün anneme telefon açtım. “Anne, ben burada çok mutsuzum,” dedim. Annem sustu bir süre. Sonra, “Kızım, evlilik böyledir. Sabretmen lazım,” dedi. O an anladım ki kimse beni anlamıyor.

Bir akşam Murat işten geldiğinde yorgundu. Yemeği beğenmediğini söyledi. “Annem daha güzel yapıyor,” dedi yüzüme karşı. İçimden ağlamak geldi ama sustum. O gece yatağa uzandığımda gözyaşlarım yastığıma aktı.

Bir hafta sonra, Gülten Hanım’ın doğum günü için büyük bir kahvaltı hazırlamam gerekiyordu. Sabahın köründe kalktım; yumurtalar, börekler, reçeller… Her şey hazırdı ama ben tükenmiştim. Sofrayı kurarken Gülten Hanım geldi:

“Zeynep, bu börek biraz yanmış. Sen hiç öğrenemeyecek misin?”

O an elimdeki tabağı masaya bıraktım ve gözlerinin içine baktım:

“Ben daha ne kadar kendimden vazgeçeceğim?”

Gülten Hanım şaşkınlıkla bana baktı. O an Murat içeri girdi:

“Ne oluyor burada?”

“Hiçbir şey olmuyor Murat! Sadece yoruldum!” dedim titreyen sesimle.

O gün ilk defa kendi sesimi duydum. O gün ilk defa kendim için ağladım.

O gece annemi tekrar aradım. “Anne, ben buradan gitmek istiyorum,” dedim.

Annem yine sustu ama bu sefer sesi titriyordu:

“Kızım… Dönmek istersen kapımız açık.”

Ertesi sabah valizimi topladım. Murat’a bir not bıraktım: “Kendimi kaybettim burada. Kendi hayatımı bulmak için gidiyorum.”

Otobüsle eve dönerken camdan dışarı baktım; İstanbul’un gri binaları arasında kaybolmuş bir hayatı geride bırakıyordum. Eve vardığımda annem kapıda bekliyordu. Sarıldık uzun uzun.

Babam başta kızdı bana: “Ne demek nişanı bozmak? İnsanlar ne der?” Ama ben ilk defa korkmadım.

Günler geçtikçe kendimi yeniden bulmaya başladım. Eski arkadaşlarımla buluştum, iş aramaya başladım. Bir gün Murat aradı:

“Zeynep, geri dön lütfen. Annem de ben de sensiz yapamıyoruz.”

Telefonu kapattım. Artık başkalarının mutluluğu için kendimi feda etmeyecektim.

Ailem zamanla alıştı yeni halime. Annem bazen hâlâ “Evlenmek istemiyor musun?” diye soruyor ama artık gülümsüyorum:

“Belki bir gün… Ama önce kendim olmalıyım.”

Şimdi her sabah kendi kahvaltımı hazırlıyorum; kimseye hesap vermeden, kimsenin gölgesinde kalmadan…

Bazen düşünüyorum: Kaç kadın benim gibi başkalarının istekleriyle yaşamak zorunda kalıyor? Kaçımız kendi sesimizi duymaktan korkuyoruz? Siz olsanız ne yapardınız?