Bir Yalnızlığın Gölgesinde: Sevda’nın Hikayesi
“Yine mi?” diye içimden geçirdim, işyerindeki kutlama masasında otururken. Şampanya kadehleri havada çarpışırken, Halime Hanım’ın sesi tüm ofisi doldurdu: “Bakın, birini daha evlendirdik! Allah mesut etsin, inşallah altın yıllarını görürler!” Ardından Gülcan abla atıldı: “Yok yok, onlar elmas yılları da görür!” Herkes güldü, alkışladı. Ben ise sessizce kadehimi masaya bıraktım. Gözüm, parmağındaki yeni alyansla oynayan Zeynep’e takıldı. O an içimde bir sızı hissettim; sanki herkesin mutluluğu bana kendi yalnızlığımı hatırlatıyordu.
Kendi evimde, İstanbul’un kenar bir semtinde, küçük ama bana ait olan o dairede yaşıyorum. Annemle babam yıllar önce ayrıldı; annemle büyüdüm. O da hep yalnızdı, ama bana güçlü olmayı öğretti. Yine de her akşam eve döndüğümde, apartmanın girişinde komşu teyzelerin bakışlarını üzerimde hissediyorum. “Kızım, yaşın geçiyor bak, evlen artık,” diyorlar. Sanki kendi hayatımı yaşamak için izin almam gerekiyormuş gibi.
Bir akşam annem aradı. Sesi yorgundu ama her zamanki gibi endişeliydi: “Sevda, bak kızım, komşunun oğlu Murat hâlâ bekâr. Annesiyle konuştum, seni çok beğenmiş. Bir kahve içseniz ne olur?” İçimden bir isyan yükseldi: “Anne, ben istemiyorum böyle ayarlanmış buluşmaları!” Ama sesimi yükseltemedim. Sadece “Bakacağım anne,” dedim ve telefonu kapattım.
O gece yatağımda dönerken kendi kendime sordum: Neden herkesin mutluluğu evlilikten geçiyor? Ben kendi başıma da mutlu olamaz mıyım? Ama ertesi gün işyerinde Zeynep’in düğün fotoğrafları elden ele dolaşırken, içimde bir boşluk hissettim. Belki de ben de yanlış yapıyorumdur diye düşündüm.
Bir hafta sonra Murat’la buluşmaya razı oldum. Annem heyecanla saçımı ördü, en güzel elbisemi giydirdi. Murat düzgün biriydi; iyi bir işi vardı, kibar konuşuyordu. Ama sohbet ilerledikçe anladım ki, onun da tek derdi evlenip topluma karşı görevini yerine getirmekti. Birbirimize bakıp gülümsedik ama ikimizin de gözlerinde aynı boşluk vardı.
Birkaç gün sonra annem aradı: “Ne oldu kızım, Murat’ı beğendin mi?” İçimden geçenleri söyleyemedim: “İyi çocuk anne,” dedim sadece. Annem derin bir iç çekti: “Bak Sevda, ben senin iyiliğini istiyorum. Yalnız kalmanı istemem.” O an gözlerim doldu. Annemin yalnızlığıyla kendi yalnızlığım birbirine karıştı.
Bir akşam iş çıkışı eve dönerken apartmanın girişinde komşu teyzeler yine topluca oturuyordu. Biri seslendi: “Sevda kızım, senin yaşında biz torun sahibi olmuştuk!” Diğeri ekledi: “Bak, yalnızlık iyi bir şey değil. Kadın başına ne yapacaksın?” Gülümsedim ama içim acıdı. Eve çıkınca kendimi yatağa attım ve ağladım.
Bir gün işyerinde Halime Hanım yanıma geldi: “Sevda’cığım, sen de artık düşünmelisin bu işleri. Bak Zeynep nasıl mutlu oldu.” Ona dönüp sessizce sordum: “Mutluluk sadece evlenmekle mi olur Halime Hanım?” Bir an durdu, sonra başını eğdi: “Biz öyle gördük kızım.”
O gece uzun uzun düşündüm. Gerçekten ne istiyorum? Aşk mı? Güven mi? Yoksa sadece toplumun benden beklediği gibi biri mi olmak istiyorum? Kendi evimde huzurluyum ama bazen geceleri sessizlik üzerime çöküyor. Arkadaşlarımın çoğu evli; hafta sonları buluşmalar azaldı. Herkes kendi ailesiyle meşgul.
Bir gün eski arkadaşım Elif aradı. O da benim gibi yalnız yaşıyor. Bir kafede buluştuk; saatlerce konuştuk. Elif dedi ki: “Sevda, ben de çok düşündüm bu konuları. Belki de bizim mutluluğumuz başkalarınınkine benzemek zorunda değil.” O an içimde bir umut filizlendi.
Ama ertesi sabah annem yine aradı: “Kızım, bak yaşın geçiyor. Sonra pişman olursun.” Annemin sesiyle içimdeki umut yine gölgelendi.
Bir akşam işten eve dönerken apartmanda yangın çıktı. Herkes panik içinde dışarı koştu. O an yalnızlığımı en derinden hissettim; yanımda biri olsaydı diye düşündüm. Ama sonra komşular birbirine yardım etti; ben de yaşlı bir teyzeyi koluma aldım ve dışarı çıkardım. O an anladım ki, bazen yalnızlık sandığımız şey aslında başkalarına yardım etme fırsatıymış.
Yangından sonra apartmanda herkes birbirine daha yakın oldu. Komşularla çay içmeye başladık; dertlerimizi paylaştık. Annemle de daha çok konuşmaya başladık; ona yalnızlığımı anlattım. O da bana kendi gençliğini anlattı; onun da hayalleri olduğunu ama hep başkalarının beklentileriyle yaşadığını söyledi.
Şimdi hâlâ yalnızım ama kendimi daha güçlü hissediyorum. Evlilik belki bir gün olur; belki olmaz. Ama artık biliyorum ki, kendi hayatımı yaşamak için kimsenin onayına ihtiyacım yok.
Peki sizce mutluluk gerçekten başkalarının bize biçtiği rollerde mi saklı? Yoksa kendi yolumuzu çizmekte mi? Siz olsanız ne yapardınız?