Otuz Yılın Ardından: Bir Kadının Sessiz Çığlığı
“Ne yapıyorsun burada, Ayşe?” diye sordu Zeynep, gözlerinde endişeyle. O an, ellerim titreyerek telefonumu cebime koydum. Gözlerim hâlâ gördüklerime inanamıyordu. Otuz iki yıllık eşim, Mahmut, caminin hemen yanındaki parkta, başka bir kadını öylece öpüyordu. Sanki zaman durmuştu. Bir an için nefes alamadım. Zeynep’in sesiyle kendime geldim, ama içimdeki fırtına dinmek bilmiyordu.
O sabah her şey sıradandı. Mahmut her zamanki gibi erken kalkmış, kahvaltı masasını hazırlamıştı. Ben de ona yardım ederken, “Bugün camiye birlikte gidelim mi?” diye sormuştum. O ise, “Sen git, ben birazdan gelirim,” demişti. Hiç şüphelenmemiştim. Otuz yılın alışkanlığıyla güvenmiştim ona. Ama şimdi, gözümün önünde yıkılan o güvenin enkazı altında kalmış gibiydim.
Zeynep koluma girdi, “İyi misin?” dedi fısıltıyla. Ne diyebilirdim ki? “İyiyim,” dedim yalanla. O an orada kalamazdım. Ayaklarım beni eve götürdü. Kapıyı kapatır kapatmaz dizlerimin bağı çözüldü. Annemin eski dantelli koltuğuna oturup ağlamaya başladım. Sanki yıllardır içimde biriktirdiğim tüm korkular, yalnızlıklar ve hayal kırıklıkları bir anda dökülüyordu gözyaşlarımla.
Mahmut eve geldiğinde yüzüme bakamadı. Ben de ona bakamadım. Akşam yemeğinde masada sessizlik hâkimdi. Oğlumuz Emre ve kızımız Derya evlenip kendi hayatlarına çoktan başlamışlardı; evde sadece biz vardık ve aramızda koca bir uçurum oluşmuştu.
Ertesi sabah Mahmut’a sormaya karar verdim. “Dün seni caminin yanında gördüm,” dedim. Gözleri büyüdü, dudakları titredi. “Ayşe… Ben… Açıklayabilirim,” dedi ama sesi cılızdı. “Açıklama Mahmut,” dedim, “Gördüm işte.”
Bir süre sessizlik oldu. Sonra Mahmut başını eğdi: “Ayşe, ben çok yalnız kaldım bu evde. Sen hep çocuklarla, evle, annenle ilgilendin. Ben de kendimi kaybettim.”
O an öfkemle karışık bir acı hissettim. “Senin yalnızlığın benim suçum mu şimdi? Ben de yalnızdım Mahmut! Ama ben başka birine gitmedim!”
Mahmut’un gözlerinden yaşlar süzüldü. “Biliyorum, haklısın,” dedi sadece.
Günler geçti. İçimdeki öfke ve kırgınlık dinmedi. Annemi aradım; ona hiçbir şey anlatmadım ama sesimi duyunca “Kızım, iyi misin?” dedi hemen. Anneler her şeyi anlar ya…
Bir akşam Derya aradı: “Anne, sesin kötü geliyor, bir şey mi oldu?” Yutkundum, “Yok kızım, biraz yorgunum,” dedim ama içimdeki fırtına sesime yansımıştı belli ki.
O gece Mahmut’la tekrar konuştuk. “Ne yapacağız şimdi?” dedim. O ise sadece sustu. “Beni affedebilir misin?” diye sordu sonra.
O an düşündüm: Otuz iki yıl… Birlikte büyüttüğümüz çocuklar… Paylaştığımız acılar ve sevinçler… Ama şimdi hepsi bir anda anlamını yitirmiş gibiydi.
Bir gün Emre geldi ziyarete. Yüzüme dikkatlice baktı: “Anne, babamla aranızda bir şey mi var?” dedi. Oğlumun gözlerinin içine bakamadım. “Her evlilikte olur böyle şeyler,” dedim geçiştirmeye çalışarak.
Ama içimdeki yara büyüyordu. Mahallede dedikodular başlamıştı bile; camideki kadınlar bana farklı bakıyordu artık. Pazarda komşu Hatice abla yanıma yaklaşıp fısıldadı: “Ayşe, duyduklarını kafana takma, herkesin başına gelir.”
Ama kimse benim içimde kopan fırtınayı bilmiyordu.
Bir gece Mahmut’la otururken ona sordum: “Sence biz nerede hata yaptık?” O uzun süre düşündü: “Belki de birbirimizi ihmal ettik Ayşe… Sen annene koştun, ben işe daldım… Sonra çocuklar büyüdü ve biz birbirimize yabancı olduk.”
Haklıydı belki de… Ama bu ihaneti hak edecek ne yapmıştım? Kendi kendime sorup duruyordum.
Bir sabah aynaya baktım; gözlerimin altı morarmıştı, saçlarım dağılmıştı. Kendimi tanıyamadım bir an. Ayşe kimdi? Sadece bir eş mi? Bir anne mi? Yoksa kendi hayatını yıllarca ertelemiş bir kadın mıydı?
O gün karar verdim: Hayatımı yeniden kuracaktım. Mahmut’la konuşup bir süre ayrı yaşamaya karar verdik. Çocuklara da anlattık; Derya ağladı, Emre sustu ama gözleri doldu.
İlk kez yalnız başıma pazara gittim; ilk kez kendi başıma çay demledim ve ilk kez kendi başıma camiye gittim o sabah. İçimde hem korku hem de garip bir özgürlük hissi vardı.
Aylar geçti… Mahmut arada aradı; özür diledi, pişman olduğunu söyledi ama ben artık başka bir Ayşe olmuştum.
Şimdi pencereden dışarı bakarken düşünüyorum: Otuz iki yıl boyunca kendimi ne kadar ihmal etmişim? Bir kadının hayatı sadece eşi ve çocukları için mi var olmalı? Yoksa kendi mutluluğumuzun peşinden gitmek için hâlâ geç değil mi?
Siz olsaydınız ne yapardınız? Affeder miydiniz yoksa kendi yolunuza mı bakardınız?