Bir Kaynana, Bir Evlilik ve Bir Kadının Sessiz Çığlığı: “Bu Evde Nefes Alamıyorum”
“Yeter artık Zeynep! Bu evde bir düzen yok, ben böyle dağınıklığa alışık değilim!” Kayınvalidemin sesi mutfağın duvarlarını döverken, elimdeki çay bardağı titredi. O an, altı aydır içimde biriktirdiğim tüm duygular boğazıma düğümlendi. Kendi evimde, kendi mutfağımda, sanki yabancı birinin misafiriyim.
Altı ay önceydi. Eşim Emre, işten eve telaşla gelmişti. “Annem yalnızlıktan çok korkuyor Zeynep, ona yardım etmemiz lazım,” demişti. O an gözlerinde öyle bir endişe vardı ki, karşı çıkamadım. Kayınvalidem Hatice Hanım’ın kendi evi vardı; bahçeli, ferah bir ev. Ama o, bizim 1+1 küçük dairemize taşınmakta ısrar etti. “O ev bana mezar gibi geliyor,” dediğinde Emre’nin gözleri dolmuştu. Ben ise içimde bir huzursuzluk hissettim ama sustum.
İlk günler, Hatice Hanım hep üzgün gibi davrandı. Sessizce oturur, arada iç çekerdi. Emre ona sarılır, “Anneciğim, burada güvendesin,” derdi. Ama zamanla işler değişti. Hatice Hanım’ın sessizliği yerini buyurganlığa bıraktı. Sabahları erkenden kalkıp evi baştan aşağı temizler, sonra da bana dönüp “Sen hiç mi temizlik yapmazsın?” diye sorardı. Akşam yemeklerinde sofraya otururken, “Bizim zamanımızda kadınlar sofrayı şöyle kurardı,” diye anlatmaya başlardı. Her gün biraz daha küçüldüm, biraz daha silindim.
Bir akşam Emre işten geç geldi. Hatice Hanım hemen söze girdi: “Oğlum, Zeynep bugün yine evi toplamadı. Ben olmasam bu ev ne hale gelirdi kim bilir!” Emre bana baktı, gözlerinde yorgunluk vardı. “Zeynep, annem haklı olabilir. Biraz daha dikkatli olamaz mısın?” dedi. O an içimde bir şeyler koptu ama yine sustum.
Geceleri uyuyamaz oldum. Yastığa başımı koyduğumda Hatice Hanım’ın sözleri kulaklarımda çınlıyordu: “Sen bu evi idare edemiyorsun.” Sabahları gözlerim şiş uyanıyordum ama kimse fark etmiyordu. Bir gün annemi aradım, sesim titreyerek: “Anne, ben bu evde nefes alamıyorum,” dedim. Annem sustu, sonra “Sabret kızım, evlilik böyle şeylerdir,” dedi.
Bir sabah mutfakta kahvaltı hazırlarken Hatice Hanım yanımda belirdi: “Zeynep, senin annen hiç mi sana kadınlık öğretmedi? Yumurtayı bile doğru düzgün kıramıyorsun.” O an elimdeki yumurta yere düştü. Gözlerim doldu ama ağlamadım. Sadece içimden “Ben ne zaman bu kadar güçsüz oldum?” diye sordum.
Emre ile aramızda mesafe oluşmaya başladı. Eskiden akşamları birlikte dizi izlerdik; şimdi ya annesiyle sohbet ediyor ya da odasına çekiliyordu. Bir gece cesaretimi topladım: “Emre, bu şekilde devam edemem. Annene saygım sonsuz ama ben de varım bu evde.” Emre başını eğdi: “Zeynep, annem yaşlı… Onu yalnız bırakamam.”
Bir gün işten eve döndüğümde Hatice Hanım salonda oturuyordu, elinde telefonla birine yüksek sesle konuşuyordu: “Oğlumun karısı var ya… Hiçbir işe yaramıyor vallahi! Ben olmasam oğlum aç kalır.” Kapıda donup kaldım. Gözlerimden yaşlar süzüldü ama içeri girdiğimde hiçbir şey olmamış gibi davrandım.
Bir akşam Emre ile tartıştık. “Ben artık dayanamıyorum!” dedim. “Bu evde kendimi misafir gibi hissediyorum.” Emre sinirlendi: “Annemin sana ne zararı var? Biraz anlayışlı olamaz mısın?” O an içimdeki tüm sabır tükendi: “Ben de insanım Emre! Benim de duygularım var!”
O gece salonda uyudum. Sabaha kadar gözümü kırpmadım. Hatice Hanım sabah erkenden kalkıp mutfağa girdiğinde beni kanepede görünce dudak büktü: “Gençler şimdi ne kadar zayıf… Bizim zamanımızda kadınlar her şeye katlanırdı.”
Bir gün iş yerinde arkadaşım Ayşe’ye açıldım: “Ayşe, ben bu yükün altından kalkamıyorum.” Ayşe bana sarıldı: “Zeynep, kendini feda etmek zorunda değilsin. Evlilik iki kişiliktir; üçüncü biri girdiğinde denge bozulur.”
O akşam eve dönerken kararımı verdim. Emre’ye her şeyi açıkça anlatacaktım. Eve girdim; Hatice Hanım yine salondaydı, televizyonun sesini sonuna kadar açmıştı. Emre ise odasında bilgisayara gömülmüştü. Derin bir nefes aldım ve Emre’nin yanına gittim:
“Emre, lütfen beni dinle. Ben bu şekilde yaşayamam. Annene saygım var ama bu evde kendimi yok sayılmış hissediyorum. Ya birlikte bir çözüm buluruz ya da ben kendi yoluma giderim.”
Emre uzun süre sustu. Sonra gözleri doldu: “Zeynep… Annemi yalnız bırakamam ama seni de kaybetmek istemem.”
O gece üçümüz oturup konuştuk. Hatice Hanım önce çok kızdı: “Ben size yük mü oluyorum?” dedi. Sonra ağlamaya başladı: “Ben sadece oğlumun yanında olmak istedim.” O an anladım ki herkesin kendi acısı var; ama kimse kimsenin acısını anlamaya çalışmıyor.
Sonunda Hatice Hanım kendi evine dönmeye razı oldu; haftada birkaç gün bizde kalacaktı sadece. Evimiz yeniden sessizleşti ama içimdeki fırtına dinmedi.
Şimdi bazen aynaya bakıp kendime soruyorum: Bir kadının sınırları nerede başlar? Sevgi ve fedakârlık arasında kaybolmak zorunda mıyız? Siz olsanız ne yapardınız?